Pages

27 AĞUSTOS'A...

26.08.2011












Bir ömürlük diye kurduğum cümlelerden kim bilir kaç kelime kalıyor her seferinde ellerimde. Bir tek senin kurduğun, sana kurduğum cümleler ne olursa olsun silinmiyor, bir ömür yer ediyor yüreğimde...

İyi ki doğdun annem...
İyi ki varsın, yanımdasın
Birlikte daha nice nice senelere...


Kızın...

TATİL GÜNLÜĞÜ

24.08.2011
*Kampanya bilgisini bana hiç sunmadan gidiş-dönüş biletimi keserek beni durduk yere fazladan masrafa sokan ve ışık hızıyla sabahın köründe beni Didim’e bırakan Kamil Koç firmasına,

*Otel Lamirage’ın başta yemekleriyle kilo almama vesile olan aşçısı olmak üzere güleryüzlü tüm personeline ve kendimi evimde hissettiren ve jestleriyle beni sürekli şaşırtan otel sahibi Tarkan Bey’e,

*İçimdeki çocuk sevgisini tekrar günyüzüne çıkaran Elif, Tuana, Naz, Semih ve adını bilmeden sevdiğim, sohbet ettiğim daha bir sürü güzel varlığa;

*Daha erken tanışıp da daha fazla vakit geçirseydik diye hayıflandığım sevgili Elvan ve Mehtap’a;

*Olmadık yerde Clementine’i hatırlayarak aklımı alan, elimdeki yüzüklere cinayet sebebi diyerek saldıran adını bilmediğim iki hatuna;

*Rock barda fıçı bira nasıl olmaz sorusuna net bir cevap veremeseler de Ali Bar’a ve orada olduğum süre içersinde bana iyi müzik dinleme şansı veren Bangkok B.B grubuna;

*Koskoca(!) Didim’de gecenin bir yarısı kaybolup saatlerce yol yürüyerek ufak bir şehir turu yapmış olan ve bu sefer doğru dürüst yanmayı becerebilen kendime

teşekkürler...

Evet döndüm. Döneli 2 gün oldu hatta. Ama tatil dönüşü sendromu yaşamadım. Mutluyum. Gururluyum. Hayır kendimi de kandırmıyorum!



Görsel: Özge Baki

TATİL

12.08.2011




TATİLE GİDİYORUM.


DÖNECEĞİM!









Görsel: Flickr.com

AŞK'A DAİR...

9.08.2011
Yüklendiğim kelimeler hep başka bir dilin habercisi bugün. Neye atsam elimi tutmuyor, ne anlatmaya çalışsam, aşk kesiyor sözümü. Hangi cümleyi kursam öznesi hep sen. Hangi yaşamda soluklansam imkanı yok, aşk beni durdurmuyor.

Sahi sen kaç zamandır içimdeydin de gün yüzüne çıkarıverdin kendini böyle apansız? Kaç zamandır peşimdeydin de hiç de sıradan olmayan bir günü, bu günü seçtin yakalamak için ruhumu? Hep duyduğum o adı, ilk defa işitmiş gibi kulağımdan yüreğime fısıldayıverdin harf harf? Hep bildiğim o yüzü ilk defa görmüş gibi ince ince, silinmemecesine kazıyıverdiğin belleğime göz göz?

Ey aşk...

Görünen o ki yeni kelimelerin vakti geldi diyorsun şimdi bana sen, anladım. O halde önce çözülüvermeli iplik iplik, çırılçıplak, en içine, en yüreğine kadar, arınmalı...Ve sonra yeniden başlamalı; içinde ilk defaymışcasına acemiliğin, son defaymışcasına yaşananların o vazgeçilmez tadı...Ve her bir parçayla yeniden ve daha sıkı bağlamalı, bağlanmalı hayata.

Ve adını sadece ve sadece AŞK koymalı...



Görsel: Flickr.com

YOLCULUK

5.08.2011
Çalışmamam gereken bir cumartesi sabahı çalışıyor olmanın memnuniyetsizliği üzerimde. Hava gergin, yol gergin, ben gerginim. Tuhaf bir şekilde sen de beni geriyorsun. Genizden çalınan bir ıslık gibi çıkıyor sesin.

“Aldığın her nefesin tadını çıkar” diyorsun bana. Sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla ekliyorsun sonra; “Hayatın aslı sende. Senin içinde. Unutma hayatın aslı sensin.”

Kim olduğunu bilmiyorum. Adın, yaşın, en çok hangi rengi sevdiğin konusunda hiçbir fikrim yok. Hatta neye benzediğine dair bile...Tesadüf eseri arabalarımız arapsaçına dönmüş trafik yumağının çözümsüz uçlarından birinde yanyana gelmeseydi varlığından bile haberim olmayacaktı kimbilir...

“Kim olduğum çok mu önemli senin için” diye soruyorsun bana, “ya da ne olduğum.” “Peki sen kendini biliyor musun, tanıyor musun gerçekten? Yaptıklarına veya yapacaklarına dair bana sunabileceğin en iyi şey nedir?Başkalarından önce kendini tanıman, kendini bilmen gerekmez mi aslında bir düşünsene. Bir beklentin varsa eğer hayattan, önce kendine hak ettiğin değeri vermelisin.”

Susuyorum. Hayat gibi sen de ağır geliyorsun bana. Ağır ama gerçek. Aynı yol üzerinde ilerliyoruz, milim milim gitmeye ne kadar ilerlemek denirse. Gözümü alan güneş seni net olarak görmeme engel oluyor her seferinde. Görebildiğim kadarıyla ikimizde yolcu tarafındayız. Göremediklerimse zihnimin içinde yeni olasıklara gebe, hazırolda bekliyor.

“Kaçırma gözlerini hayattan. Hep hayatın içinde olsun bakışların. Hep kendi içinde. Baktığın kadar varsın bu hayatta. Hatta sadece bakmakla da yetinme. Görmen de lazım. Görüp de bilmen, bilip de sevmen lazım. Hayatı kendi içinde, kendini hayatın içinde...”

Yaşamdan bıkmış bir ifadeyle camdan yolu takip ediyorum isteksiz. O kadar bıkkın hissediyorum ki kendimi söylediklerin bir kulağımdan girip -içimi acıtıp da derinlemesine- diğer kulağımdan çıkıyor. Cevap vermek bile gelmiyor içimden. Verebileceğim bir cevap var mı onu da bilmiyorum. Ben camın iç tarafındayım. Camın dışındaysa arabalar, insanlar, yollar, ağaçlar, koskoca bir hayat...Farkındayım ki gündelik yaşam ben dahil olmasam bile gayet hızlı ve doludizgin yoluna devam ediyor. Bense sadece bakıyorum.

“Bir nefeslik molaları çok görme kendine. Arada bir karanlıkta kalsa da bir yanın, sakın pes etme. Çekil kendi kabuğuna bir süre. Sadece içine bak. Kendi aydınlığın senin içinde. Ara ve bul. Gerçeğin düşlerle bölünmesine, düşlerin gerçeğin altında ezilmesine izin verme.”

Doğru diye düşünüyorum içimden ve kafamı kaldırdığımda ilk defa gözgöze geliyoruz ışık hızıyla. Sonra aniden kayboluyorsun. Seni kısa süreliğine de olsa görmüş olmanın şaşkınlığı üzerimde, açılan yolun senin aracına verdiği önceliği seyrediyorum.

Ben gri bir renault megan’ın içindeyim. İşim gereği bir güzellik fuarına doğru gidiyorum. Sense kendi güzelliğine bile doyamadan belki de, bir cenaze arabasında, bu dünyadan gidiyorsun. Bu yolculuk senin için nerede sona erecek bilmiyorum. Sessizce veda ediyorum sana. Son sözcüklerin geliyor uzaklardan kulağıma. Melekler yolun başını tutmuş. Seni bekliyor. Görüyorum.

“Meraklanma. Hepimiz aynı değil miyiz başından beri? Başladığımız yol da aynı, yolun sonunda varacağımız kapı da. Seni farklı kılan bu yolu nasıl geçtiğin, nasıl ilerlediğin sadece. Unutma bu hayatta sen, gerçeğinle varsın. Ama düşlerin kadar, düşlerinle yaşarsın.”




*İlk yayın tarihi: 06/02/09’
**Görsel:
Flickr.com

KARŞI PENCERE/I

2.08.2011











Sevgili Simone;

Senden sonra artık kırmızı kırmızı değil.
Gökyüzünün mavisi de artık mavi değil.
Ağaçlar artık yeşil değil.

Senden sonra biz olmanın, özlemenin renklerini aramalıyım.
Senden sonra bizleri utangaç ve kaçak kılan acıyı bile özlüyorum.
Bekleyişleri, vazgeçişleri, şifreli mesajları özlüyorum.
Görmek istemeyenin kör dünyasında kaçamak bakışmalarımızı.
Bizi görselerdi onların utancı, nefreti, acımasızlığı olurduk.

Senden af dileme cesaretini henüz gösteremediğim için pişmanlık duyuyorum.
O yüzden artık pencerene bile bakamıyorum.
Seni hep orada görürdüm henüz adını bile bilmezken.

Senin daha iyi bir dünya düşlediğin zamanlar
Bir ağacın ağaç, mavinin gökyüzü olmasının yasaklanamayacağı bir dünya.
Bilmem bu daha iyi bir dünya mı?
Artık kimse bana Davide demiyor, Bay Veroli diyorlar.
Bunun daha iyi bir dünya olduğunu nasıl söyleyebilirim?
Senin olmadığın bir dünya için bunu nasıl söylerim?



KARŞI PENCERE/MEKTUPLAR