film/lik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film/lik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.02.2013

KÜÇÜK BİR KÖYDEKİ BÜYÜK İNSANLARIN HİKAYESİ; DELİ DELİ OLMA...




-Konuk kabul eder misin?
-Başım üstüne...

Hadi, çekinme gir. Yavaşça araladığın ve önce başını uzattığın kapıdan, yüreğini ve aklını da geçir. Haklısın; neyle karşılaşacağını, nasıl davranacağını, ne hissedeceğini bilmeden biraz ürkek, biraz tedirgin atıyorsun adımlarını. Ama bu çekingenlik uzun sürmeyecek güven bana. Çok değil sadece birkaç dakika sonra köyden biri gibi hissedeceksin sen de kendini. O köyde yaşayan, o köyle yaşayan, o köyün bir insanı gibi...Adı her geçtiğinde uzak sandığımız ama bir o kadar da yakınımızda olan bir köy. Görüyorsun bak; her yer bembeyaz. Sadece karın değil, fakirliğin de diz boyu olduğu, ağır yaşam koşullarının insanları gerçekten zorladığı bir yer burası.


-Neyi meşhur sizin köyün?
-İnsanı.
-İnsanı mı?
-Çok ciğerli insanı var.

Orada gördüğün Mişka, değirmenci Mişka. 93 harbinden sonra Rusya’dan göç eden Malakan kavminden şu anda köyde kalan tek kişi. Yeke kişi de, derler ona. Yalnız yaşar ve bir günahın bedelini ödermiş gibi sürekli koyu, ağır bir sessizlik taşır omuzlarında. Köy halkı sever sevmesine de Popuç’un öfkesinden korktuğu için uzakta dururlar biraz. Bir fısıltı gibi, gizli saklıdır hep konuşmaları, yardımlaşmaları. Çocuklar bile öyle öğretilmiş gibi korkarlar ondan, çekinirler kendisini neredeyse hiç tanımadan. Mişka’nın ise kabullenilmiş gözüken sakin ve sessiz hayatında hiç gelmeyecek bir telefon sesidir beklentisi sadece. Bir de belki yarım bırakmak zorunda kaldığı bir hikayenin dile gelip de sona ermesi, erdirilmesi yürekte...

Evet, tahmin ettiğin gibi sürekli bağırıp çağıran, sinirli, asık suratlı bu yaşlı kadının adı Popuç; köy halkının ileri gelenlerinden hatta neredeyse bütün köy halkının çekindiği tek kişi. Mişka’nın yalnız ve hüzünlü sessizliğine inat Popuç’un kalabalık ve bir o kadar öfkeli hali dikkatini çekti değil mi? Özellikle Mişka’ya gösterilen fazla büyük, fazla sesli, fazla yıkıcı bir öfke bu. Ve bunlara karşılık Mişka’nın daha da büyüyen ve içinde kim bilir neler saklayan sessizliği. Keşke bir dile gelse bu öfke, gerçek sözcüklerini sakınıp saklamadan bir bir dökebilse. Bu sessizlik en uygun kelimelerin karşılığında içindeki tüm yangını anlatabilse. Ama hikayenin bu kısmı şimdilik bir sır ve belki de bu sırrı, eğer paylaşacaklarsa sadece onu çözeceklerden dinlemeli.

Alma’yı da gördün değil mi? Elma yanaklı, piyano hayranı, Popuç’un torunu, Şemistan’la Figan’ın kızı, yeteneğiyle bir süre sonra köyün gururu olacak Alma. Bana sorarsan o masum, karşılıksız  sevgisiyle bir yandan da umudun diğer adı. Yaramaz ama bir o kadar da sevecen Tavşan var sonra, Alma’nın can arkadaşı. İçinde kötülük barındırmayan, köyün aşıklarıyla yapılan dudak değmezli kış gecelerinin kahramanı Şemistan var, ve karısı Figan. Öğretmen Metin var; Alma’nın elinden tutup geleceğine yön veren, bir umudu gerçekleştiren. Hepsi bu kadar değil elbet, ekin eken, koyun güden, çetin kış koşullarında yaşama savaşı veren daha pek çok köy insanı da var. Ha bir de Mişka’nın ailesinden kalan ve borcunu ödemek için elinden çıkarmak zorunda kaldığı, neredeyse köydeki bütün haneleri dolaşan, süprizlerle dolu bir piyano...

-Mişka kim?
-Dedem
-Ama Mişka Rus adı. Öz deden değil herhalde?
-Yürekten dedem...

İşte böyle arkadaşım; burası Kars’ın küçük bir köyü. İnsanların dil, din, ırk olarak değil sadece yürekten birbirine bağlı olduğu bir köy. Demiştim sana değil mi bu; sevgisini de öfkesini de yürekten yaşayan insanların, küçücük bir dünyada kocaman yüreklerin hikayesi diye. Bu yüzden işte sen de onlarla bir yaşayacaksın mutluluğu da, hüznü de, acıyı da, öfkeyi de. Sen de Alma’nın çaldığı piyanonun tuşlarındaki melodi olacaksın mesela, onunla birlikte girip sınava, aynı şarkıyı mırıldanacaksın. Tavşan’a yardımcı olacak, gizli gizli elmaları paylaşacaksın. Şemistan iğneyi dudağına her batırdığında canın yanacak senin de, Figan’ın kararsız ve şaşkın bakışlarında yer alıp, Alma sınava girebilsin diye Popuç’u ikna etmeye çalışan Öğretmen Metin’in yanında duracaksın. Mişka ile üzülecek, Popuç’la kızacaksın ve birbirine karışmış, içiçe geçmiş tüm yaşamlarda hem nefretin, hem de sevginin izlerini bulacaksın kelime kelime. Film bittiğinde ise yüzüne yapışıp kalmış buruk bir tebessümle benim gibi aynı şeyi düşünüp, aynı soruyu soracaksın kendi kendine;

Nefret, sevginin şekil değiştirmiş hali mi? Eksik kalmanın, yarım bırakılmanın, yürekten sevmenin karşılığını bulamamanın, hayalkırıklığının, cesaretsizliğe, inançsızlığa, saygısızlığa yarı yolda bırakılmaya duyulan öfkenin boyut değiştirmiş hali mi? Kendini kendince hislerinin, düşüncelerinin doğrultusunda haklı görmenin hali? Bir insan çok sevdiği için mi çok nefret eder? Bu yüzden mi Popuç, vakti zamanında yüreğine gömdüğü Mişka'yı bu kez gerçekten toprağa gömerken 'Kafir' diye bağırır ağlayarak? “Kafir, keşke daha önce öleydin. Daha önce öleydin de hiç görmemiş olaydım seni. Yüreğim seni hiç sevmemiş olaydı...”



*Bu yazı “Deli Deli Olma” filminin ardından yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler filmden alıntıdır.
***Görsel: Buradan alınmıştır.




15.02.2012

DUVAK/THE PAINTED VEIL



-Neyi tuhaf buluyorum biliyor musunuz? Kocanızın size hiç bakmamasını. Duvara bakıyor, yere bakıyor, ayakkabılarına bakıyor...

Ama ona bakmıyor. Evet, artık Kitty’ye bakmıyor. Neden diye sorulduğunda Walter için verilebilecek birçok cevabı var bunun. Ve hatta eşi Kitty için de. Oysa daha ilk karşılaşmalarında, Kitty, o aşkı arayan, mağrur, maceraperest, kendinden emin Kitty, umursamaz ve rahat halleriyle merdivenlerden inerken, bir bakış yetmişti Walter’ın ona aşık olmasına. Tek bir bakış! Bu bakışın, bu aşkın karşılığı yoktu belki ama Walter her şeye rağmen sevilebilme umudunu koymuştu ortaya. Kitty ise kendini sıkışmış hissettiği hayatından kurtulma zorunluluğunu ve mecburiyetini. Ah Walter Fane; zeki, sessiz ve sakin, sevecen ve erdemli doktor! Umut etmek yeter mi sandın bir aşkın karşılık bulmasına? Yetmezdi elbet. Ve yetmedi. Önce başka bir aşkın yanılsaması girdi aralarına. Sonraysa, öfke girdi, acı, hayal kırıklığı, zorlama, kimin haklı kimin haksız olduğunun birbirine karıştığı bir suç ve ceza. Kitty aşkı arayanken aldatan oldu bir anda. Bir umut için beklerken aldatılan Walter ise, cezalandıran. Aralarındaki en başından beri var olan ama görülmeyen mesafeye gelince; o artık uçsuz bucaksız, derin, aşılmaz bir uçurumdu.

İki uçtaydılar onlar artık. Kime verildiği belli olmayan bir cezanın çekilmesi için gidilen ücra bir kasabada, ölümcül bir kolera salgını yüzünden cehennemin yaşandığı bir cennet parçasında, birlikte ama bir o kadar da uzakta ve yalnız devam ediyordu yaşamları. Walter için hayat ağır ve acıtıcı bir sessizliğin arkasında sadece görevini yapmaktı artık. Kitty içinse geçmiş zamanların gölgesiyle şimdi’nin çaresizliğinde yaşamaya çalışmak.

Derken zaman, çevrelerindeki hayatın gerçeklerini sunmaya başladı önlerine birer birer. Kaçmaya çalıştıkça, başkalarının gözlerinde ve sözlerinde yakalandılar birbirlerine. Her seferinde yeniden başlayıp o kıldan ince köprüyü kurmaya, her seferinde aynı yol üzerinde yeniden rastlaştılar. Birbirlerine yeniden bakmaya başladıkları an, üzerlerine örtülü o duvak da kalkmaya başladı aslında. Birbirlerini yeniden keşfediyorlardı artık; sil baştan, en baştan, olduğu gibi, çırılçıplak. “Birbirimizde hiç sahip olmadığımız nitelikleri aramak hataydı” derken Kitty ve bunu kabul ederken Walter, aslında her ikisi de üzerine hiç konuşulmayan geçmişi koyuyorlardı önlerine. Şimdi’yi yaşarken anlamaya çalışıyorlardı birbirlerini. Anlamak bağışlamanın yolunu açıyordu ne de olsa bağışlamaksa şefkatin...Bu yüzden belki de ölümün beklenildiği o son anlarda bile hala birbirlerine bakıp, birbirlerinden af diliyorlardı.

Ah Kitty, sevgili güzel Kitty! Sen ki; eninde sonunda ölecek bir şey için bunca emek harcamak ne aptalca, demiştin Walter sana çiçekleri sevip sevmediğini sorduğunda. Şimdi seneler sonra oğlunla, küçük Walter’ınla birlikte bir çiçekçi dükkanındasın ve artık farkındasın yaşam denilen boyalı peçenin ardında gizlenenleri. Söylesene hangimiz bakmasını bile bilmeden görme telaşında değiliz ki?

Ve sen Walter, sen aşkı için kendini bile küçümseyen Dr.Fane. Şanslıydın ki her şeye rağmen gerçeği söyleyen bir kadın vardı yanında. Soran ve sorgulayan bir kadın. Yıkılmış bir köprünün başındayken birbirini tanıma, anlama ve anlatma çabasıyla yeni bir yolculuğa başladın. Biliyor musun, en değerli ve bir o kadar da zor olan çaba belki de “görmek” için gösterilendir. Ve bazen en büyük yolculuk iki insan arasındaki mesafedir.




*Bu yazı “Duvak/The Painted Veil” filminin ardından yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler filmden alıntıdır.
***İlk yayın tarihi: 04/02/11’

20.12.2011

BAŞKA BİR AŞK HİKAYESİ


Aşk bir yalan üzerine kurulabilir mi? Belki. Peki gerçeğin bedelini en çok kim öder? O yalanı söyleyen mi, o yalana inanan mı, o yalanla yeniden hayat bulan mı, o yalana şahit olan mı, yoksa o yalan yüzünden dışarıda bırakılan mı?

O, Sebastian değildi. Olamazdı da zaten. Ama bunu o an için, hastane koridorunda karşılaştığı ve kızlarının geçirmiş olduğu trafik kazası nedeniyle şokta olan aileye söyleyemedi. Ne de olsa kazaya o neden olmuştu ve üstelik kızın durumu da ağırdı. Aile ise yoğun bakımda yatan kızlarını ziyarete gelen bu adamı, yani Jonah’ı, kızlarının erkek arkadaşı Sebastian sandı. Julia’nın Sebastian’ı. Jonah kendi dışında ve ani gelişen bu sürece, vicdan azabı, şaşkınlık, endişe ve korkunun karışımıyla ses çıkar/a/madı. Kısa bir süreliğine diye geçirdi içinden, ortalık yatışana kadar, Julia iyileşene kadar mesela, ne kaybederdi ki? Ve onlar için Sebastian olarak kaldı.

Bir kazayla gözünü açtı bu yalan. Vicdan azabıyla kendini buldu, korku ve endişeyle büyüdü yavaş yavaş. Ve çok da zorlanmadan, hatta en çok da sahibinin inancıyla tam da hayatın ortasında, kendisine iyi bir yer buldu. Biri söyledi, biri inandı. Bir başkası şahit oldu, bir başkası bu yalanla hayat buldu. Bir diğeri ise bu yalan yüzünden dışarda bırakıldı. Gerçek hep gölgede kaldı, hep bir sonraya ertelendi. Yaşanan hayat sorgulandı, gizem ve tutku cazip yönünü gösterdi. Ve nihayet aşk bulaştı bu yalana. Aşk, yalanı meşrulaştırıp başka başka hallerde gösterdi. Hayat bir anda yalanın ta kendisi oldu.

O, Sebastian değildi. Olamazdı da zaten. O Jonah’tı çünkü. Eşi ve iki çocuğuyla yaşayan, farklı ülkeleri gezme hayalleri kuran, yaşamdan çok ölümün ilk hallerini fotoğraflayan kendi halinde, adli tıp fotoğrafçısı, sıradan bir adam. Bir gün bir kaza yüzünden, bir yalan söyledi. Ve bu yalanın uzantısında, bir süre sonra kendi gerçeğini kaybettiği için Sebastian olarak kaldı. Oysa onun bilmediği gerçek öyle büyük ve ağırdı ki, aşk bile temize çıkarama/z/dı yaşananları. Çıkaramadı da zaten. Belki de bu yüzden ölürken bile Jonah değil, hala Sebastian’dı.

Aşk bir yalan üzerine kurulabilir mi? Elbette. Peki gerçeğin bedelini en çok kim öder? O yalanı söyleyen mi, o yalana inanan mı, o yalanla yeniden hayat bulan mı, o yalana şahit olan mı, yoksa o yalan yüzünden dışarıda bırakılan mı?



*Bu yazı Just Another Love Story filminin ardından yazılmıştır. İlk yayın tarihi; 30/03/10'dur. Görsel filmden alıntıdır.

2.08.2011

KARŞI PENCERE/I












Sevgili Simone;

Senden sonra artık kırmızı kırmızı değil.
Gökyüzünün mavisi de artık mavi değil.
Ağaçlar artık yeşil değil.

Senden sonra biz olmanın, özlemenin renklerini aramalıyım.
Senden sonra bizleri utangaç ve kaçak kılan acıyı bile özlüyorum.
Bekleyişleri, vazgeçişleri, şifreli mesajları özlüyorum.
Görmek istemeyenin kör dünyasında kaçamak bakışmalarımızı.
Bizi görselerdi onların utancı, nefreti, acımasızlığı olurduk.

Senden af dileme cesaretini henüz gösteremediğim için pişmanlık duyuyorum.
O yüzden artık pencerene bile bakamıyorum.
Seni hep orada görürdüm henüz adını bile bilmezken.

Senin daha iyi bir dünya düşlediğin zamanlar
Bir ağacın ağaç, mavinin gökyüzü olmasının yasaklanamayacağı bir dünya.
Bilmem bu daha iyi bir dünya mı?
Artık kimse bana Davide demiyor, Bay Veroli diyorlar.
Bunun daha iyi bir dünya olduğunu nasıl söyleyebilirim?
Senin olmadığın bir dünya için bunu nasıl söylerim?



KARŞI PENCERE/MEKTUPLAR

28.04.2011

KÜÇÜK BİR KÖYDEKİ BÜYÜK İNSANLARIN HİKAYESİ; DELİ DELİ OLMA



-Konuk kabul eder misin?
-Başım üstüne...

Hadi, çekinme gir. Yavaşça araladığın ve önce başını uzattığın kapıdan, yüreğini ve aklını da geçir. Haklısın; neyle karşılaşacağını, nasıl davranacağını, ne hissedeceğini bilmeden biraz ürkek, biraz tedirgin atıyorsun adımlarını. Ama bu çekingenlik uzun sürmeyecek güven bana. Çok değil sadece birkaç dakika sonra köyden biri gibi hissedeceksin sen de kendini. O köyde yaşayan, o köyle yaşayan, o köyün bir insanı gibi...Adı her geçtiğinde uzak sandığımız ama bir o kadar da yakınımızda olan bir köy. Görüyorsun bak; her yer bembeyaz. Sadece karın değil, fakirliğin de diz boyu olduğu, ağır yaşam koşullarının insanları gerçekten zorladığı bir yer burası.

-Neyi meşhur sizin köyün?
-İnsanı.
-İnsanı mı?
-Çok ciğerli insanı var.

Orada gördüğün Mişka, değirmenci Mişka. 93 harbinden sonra Rusya’dan göç eden Malakan kavminden şu anda köyde kalan tek kişi. Yeke kişi de, derler ona. Yalnız yaşar ve bir günahın bedelini ödermiş gibi sürekli koyu, ağır bir sessizlik taşır omuzlarında. Köy halkı sever sevmesine de Popuç’un öfkesinden korktuğu için uzakta dururlar biraz. Bir fısıltı gibi, gizli saklıdır hep konuşmaları, yardımlaşmaları. Çocuklar bile öyle öğretilmiş gibi korkarlar ondan, çekinirler kendisini neredeyse hiç tanımadan. Mişka’nın ise kabullenilmiş gözüken sakin ve sessiz hayatında hiç gelmeyecek bir telefon sesidir beklentisi sadece. Bir de belki yarım bırakmak zorunda kaldığı bir hikayenin dile gelip de sona ermesi, erdirilmesi yürekte...

Evet, tahmin ettiğin gibi sürekli bağırıp çağıran, sinirli, asık suratlı bu yaşlı kadının adı Popuç; köy halkının ileri gelenlerinden hatta neredeyse bütün köy halkının çekindiği tek kişi. Mişka’nın yalnız ve hüzünlü sessizliğine inat Popuç’un kalabalık ve bir o kadar öfkeli hali dikkatini çekti değil mi? Özellikle Mişka’ya gösterilen fazla büyük, fazla sesli, fazla yıkıcı bir öfke bu. Ve bunlara karşılık Mişka’nın daha da büyüyen ve içinde kim bilir neler saklayan sessizliği. Keşke bir dile gelse bu öfke, gerçek sözcüklerini sakınıp saklamadan bir bir dökebilse. Bu sessizlik en uygun kelimelerin karşılığında içindeki tüm yangını anlatabilse. Ama hikayenin bu kısmı şimdilik bir sır ve belki de bu sırrı, eğer paylaşacaklarsa sadece onu çözeceklerden dinlemeli.

Alma’yı da gördün değil mi? Elma yanaklı, piyano hayranı, Popuç’un torunu, Şemistan’la Figan’ın kızı, yeteneğiyle bir süre sonra köyün gururu olacak Alma. Bana sorarsan o masum, karşılıksız sevgisiyle bir yandan da umudun diğer adı. Yaramaz ama bir o kadar da sevecen Tavşan var sonra, Alma’nın can arkadaşı. İçinde kötülük barındırmayan, köyün aşıklarıyla yapılan dudak değmezli kış gecelerinin kahramanı Şemistan var, ve karısı Figan. Öğretmen Metin var; Alma’nın elinden tutup geleceğine yön veren, bir umudu gerçekleştiren. Hepsi bu kadar değil elbet, ekin eken, koyun güden, çetin kış koşullarında yaşama savaşı veren daha pek çok köy insanı da var. Ha bir de Mişka’nın ailesinden kalan ve borcunu ödemek için elinden çıkarmak zorunda kaldığı, neredeyse köydeki bütün haneleri dolaşan, süprizlerle dolu bir piyano...

-Mişka kim?
-Dedem
-Ama Mişka Rus adı. Öz deden değil herhalde?
-Yürekten dedem...

İşte böyle arkadaşım; burası Kars’ın küçük bir köyü. İnsanların dil, din, ırk olarak değil sadece yürekten birbirine bağlı olduğu bir köy. Demiştim sana değil mi bu; sevgisini de öfkesini de yürekten yaşayan insanların, küçücük bir dünyada kocaman yüreklerin hikayesi diye. Bu yüzden işte sen de onlarla bir yaşayacaksın mutluluğu da, hüznü de, acıyı da, öfkeyi de. Sen de Alma’nın çaldığı piyanonun tuşlarındaki melodi olacaksın mesela, onunla birlikte girip sınava, aynı şarkıyı mırıldanacaksın. Tavşan’a yardımcı olacak, gizli gizli elmaları paylaşacaksın. Şemistan iğneyi dudağına her batırdığında canın yanacak senin de, Figan’ın kararsız ve şaşkın bakışlarında yer alıp, Alma sınava girebilsin diye Popuç’u ikna etmeye çalışan Öğretmen Metin’in yanında duracaksın. Mişka ile üzülecek, Popuç’la kızacaksın ve birbirine karışmış, içiçe geçmiş tüm yaşamlarda hem nefretin, hem de sevginin izlerini bulacaksın kelime kelime. Film bittiğinde ise yüzüne yapışıp kalmış buruk bir tebessümle benim gibi aynı şeyi düşünüp, aynı soruyu soracaksın kendi kendine;

Nefret, sevginin şekil değiştirmiş hali mi? Eksik kalmanın, yarım bırakılmanın, yürekten sevmenin karşılığını bulamamanın, hayalkırıklığının, cesaretsizliğe, inançsızlığa, saygısızlığa yarı yolda bırakılmaya duyulan öfkenin boyut değiştirmiş hali mi? Kendini kendince hislerinin, düşüncelerinin doğrultusunda haklı görmenin hali? Bir insan çok sevdiği için mi çok nefret eder? Bu yüzden mi Popuç, vakti zamanında yüreğine gömdüğü Mişka'yı bu kez gerçekten toprağa gömerken 'Kafir' diye bağırır ağlayarak? “Kafir, keşke daha önce öleydin. Daha önce öleydin de hiç görmemiş olaydım seni. Yüreğim seni hiç sevmemiş olaydı...”



*Bu yazı “Deli Deli Olma” filminin ardından yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler filmden alıntıdır.

4.02.2011

DUVAK



-Neyi tuhaf buluyorum biliyor musunuz? Kocanızın size hiç bakmamasını. Duvara bakıyor, yere bakıyor, ayakkabılarına bakıyor...

Ama ona bakmıyor. Evet, artık Kitty’ye bakmıyor. Neden diye sorulduğunda Walter için verilebilecek birçok cevabı var bunun. Ve hatta eşi Kitty için de. Oysa daha ilk karşılaşmalarında, Kitty, o aşkı arayan, mağrur, maceraperest, kendinden emin Kitty, umursamaz ve rahat halleriyle merdivenlerden inerken, bir bakış yetmişti Walter’ın ona aşık olmasına. Tek bir bakış! Bu bakışın, bu aşkın karşılığı yoktu belki ama Walter her şeye rağmen sevilebilme umudunu koymuştu ortaya. Kitty ise kendini sıkışmış hissettiği hayatından kurtulma zorunluluğunu ve mecburiyetini. Ah Walter Fane; zeki, sessiz ve sakin, sevecen ve erdemli doktor! Umut etmek yeter mi sandın bir aşkın karşılık bulmasına? Yetmezdi elbet. Ve yetmedi. Önce başka bir aşkın yanılsaması girdi aralarına. Sonraysa, öfke girdi, acı, hayal kırıklığı, zorlama, kimin haklı kimin haksız olduğunun birbirine karıştığı bir suç ve ceza. Kitty aşkı arayanken aldatan oldu bir anda. Bir umut için beklerken aldatılan Walter ise, cezalandıran. Aralarındaki en başından beri var olan ama görülmeyen mesafeye gelince; o artık uçsuz bucaksız, derin, aşılmaz bir uçurumdu.

İki uçtaydılar onlar artık. Kime verildiği belli olmayan bir cezanın çekilmesi için gidilen ücra bir kasabada, ölümcül bir kolera salgını yüzünden cehennemin yaşandığı bir cennet parçasında, birlikte ama bir o kadar da uzakta ve yalnız devam ediyordu yaşamları. Walter için hayat ağır ve acıtıcı bir sessizliğin arkasında sadece görevini yapmaktı artık. Kitty içinse geçmiş zamanların gölgesiyle şimdi’nin çaresizliğinde yaşamaya çalışmak.

Derken zaman, çevrelerindeki hayatın gerçeklerini sunmaya başladı önlerine birer birer. Kaçmaya çalıştıkça, başkalarının gözlerinde ve sözlerinde yakalandılar birbirlerine. Her seferinde yeniden başlayıp o kıldan ince köprüyü kurmaya, her seferinde aynı yol üzerinde yeniden rastlaştılar. Birbirlerine yeniden bakmaya başladıkları an, üzerlerine örtülü o duvak da kalkmaya başladı aslında. Birbirlerini yeniden keşfediyorlardı artık; sil baştan, en baştan, olduğu gibi, çırılçıplak. “Birbirimizde hiç sahip olmadığımız nitelikleri aramak hataydı” derken Kitty ve bunu kabul ederken Walter, aslında her ikisi de üzerine hiç konuşulmayan geçmişi koyuyorlardı önlerine. Şimdi’yi yaşarken anlamaya çalışıyorlardı birbirlerini. Anlamak bağışlamanın yolunu açıyordu ne de olsa bağışlamaksa şefkatin...Bu yüzden belki de ölümün beklenildiği o son anlarda bile hala birbirlerine bakıp, birbirlerinden af diliyorlardı.

Ah Kitty, sevgili güzel Kitty! Sen ki; eninde sonunda ölecek bir şey için bunca emek harcamak ne aptalca, demiştin Walter sana çiçekleri sevip sevmediğini sorduğunda. Şimdi seneler sonra oğlunla, küçük Walter’ınla birlikte bir çiçekçi dükkanındasın ve artık farkındasın yaşam denilen boyalı peçenin ardında gizlenenleri. Söylesene hangimiz bakmasını bile bilmeden görme telaşında değiliz ki?

Ve sen Walter, sen aşkı için kendini bile küçümseyen Dr.Fane. Şanslıydın ki her şeye rağmen gerçeği söyleyen bir kadın vardı yanında. Soran ve sorgulayan bir kadın. Yıkılmış bir köprünün başındayken birbirini tanıma, anlama ve anlatma çabasıyla yeni bir yolculuğa başladın. Biliyor musun, en değerli ve bir o kadar da zor olan çaba belki de “görmek” için gösterilendir. Ve bazen en büyük yolculuk iki insan arasındaki mesafedir.



*Bu yazı “Duvak/The Painted Veil” filminin ardından yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler filmden alıntıdır.

12.01.2011

LAZARUS PROJESİ


“Küçükken bir alakargayı vurmuştum sapanımla. Neden yaptığımı bilmiyorum ama istemeden yapmıştım işte. Ve sonra çok üzülmüştüm, çok ağlamıştım. Çok dua etmiştim Tanrı’ya; alakarga gözlerini açıp yeniden uçsun diye. Derken birden gözlerini açtı ve uçup gitti alakarga...”


"Hepimiz acımızı saklamak için başka şeyler kurgularız" diyor Peder Ezra, hasta olduğuna daha da önemlisi karısıyla kızının ölümüne neden olduğuna inanmak istemeyen Ben’e. Doğru diye geçiriyorum içimden ve belki de yaşanan acı ne kadar büyükse kurgulanan hayat da o derece farklı ve şaşırtıcı olabiliyor işte böyle, diye düşünüyorum. Akıl kendine ve içinde bulunduğu daha doğrusu kaldığı hayata tamamen başka bir noktadan bakabiliyor. Peki ya bu acıyı taşıyamayan bir yüreği, tamamen aklın hizmetine girdiği için görmezden gelmek ne kadar doğru? Vicdanı, kaldıramayıp yok saydıkları yüzünden bizler de yok saymalı mıyız? Sayabilir miyiz?

"Hepimiz acımızı saklamak için başka şeyler kurgularız" diyor Peder Ezra. Söylediği cümleler kelimesi kelimesine tam olarak bunlar olmayabilir, ama söylemek istediği şey tam olarak bu, işte buna eminim. Ve Ben’de, elindeki -uyuyakaldığı için oluşmuş ve ailesinin ölümünün kanıtı olarak kendisine sunulan- sigara yanığı izine bakarken, kendinden emin gibi duruyor. Her ne kadar tüm söylenenleri kabul etmiş gibi sessizliğini sürdürmeye devam etse de...Kamera çoktan başka sahnelere geçti ama benim gözlerim hala orada. Ben’in elindeki sigara yanığında, hiç geçmeyen o yara izinde. Suç da böyle bir şey değil mi düşününce? Bir yara izi gibi kimliğinde yerleşip kalan. Ne yaparsan yap senin bir parçan olan. Ve her daim şimdi’ne engel olup, geçmişini yaşatan. Bu yüzden belki de; Ben’in geçmişinde işlediği suç, elindeki yara izinden çok daha acı, çok daha silinmez, çok daha eski...

İşte bu yüzden; geçmişe ait bir suç, bir zamanlar yapılmış ama artık düzeltilmeye çalışılan bir hata Ben’in ayağına dolanıp duruyor sürekli ve onu işinden ediyor önce. Karısı ve kızıyla yaşadığı küçük, mutlu hayatından, hatasının farkında olan bir insanın düzelme, düzeltme çabalarından, gelecek planlarından, ve hatta kendi yaşamından...Sonrası mı? Sonrası hapisten yeni çıkan kardeşle girişilen bir soygun, yakalanma, vurulan ve ölen kardeş, verilen idam cezası...Temyizden dönen kararın ardından son kez kızıyla konuştuğunda, bu sefer ki farklı, diye cevap veriyor o küçücük ağızdan çıkan “ne zaman geleceksin” sorularına. Her zaman baban olacağım senin, diyor her zaman seni seveceğim. Aynı sana anlattığım alakarga hikayesindeki gibi evet ama farkı; bu sefer geri dönmeyeceğim.

Geri dönmüyor. En son idam edilirken görüyoruz Ben’i, iğneler hayatını ondan alacak zehri birer birer vücuduna enjekte ederken. Kızına ve karısına, eski yaşamına geri dönemiyor ama ölmüyor da. Uyandığı yer başka bir mekan, başka bir zaman sanki, neresi, diye sorduğunda burası senin ikinci şansın, dedikleri. Küçük bir kasaba, hasta olduğu söylenen insanların olduğu bir tesis, orman içinde bir kulübe, peşinden ayrılmayan bir köpek, duyduğu tuhaf sesler, ve sürekli gözünün önüne gelip duran geçmiş zaman parçacıkları...Artık geçmişin yok diyorlar oysa ona, sen geçmişini kendin öldürdün. Senin için artık sadece burası var. Buranın ötesinde ise sadece ölüm. İşte bu yüzden burada devam edeceksin yeni hayatına, yeni biri olarak. İşte tam da bu yüzden buradan gidemezsin.

Ama gidiyor Ben. Söyledikleri gibi hasta olmadığını, karısıyla kızının hala yaşadığını, şu anda, burada kendisinin sadece bir gölge olduğunu öğrendiği an gidiyor hem de. Gerçek yaşamının orada, en son bıraktığı yerde, ailesinin yanında kaldığını anladığı an. “İkinci bir şans verildi sana, gidemezsin” dediğinde Peder Ezra, ben seçmedim ki, diye cevap veriyor. “Bana tekrar yaşama şansı verildiğini söylüyorsun, her şeyi sıfırlayıp yeni bir hayat kurma, hatalarımı onarma, yeni ve iyi biri olma şansı. Ama ben insanım, diyor Ben, olduğum halimle, geçmişimle ve şimdi’mle, hatalarımla insanım. Bir denek, bir robot, bir gölge değil! Ve emin ol ölmek, yaşarmış gibi yapmaktan çok daha kötü değil...”

Ve eve, aileye, yaşama yeniden dönüş vakti. Küçük kız “şimdiye kadar hayatında gördüğün en olağanüstü şey nedir?” diye sorduğunda, hiçbir şey, diyor annesi. Yola çıkmış ve kendilerine, yaşamlarına doğru gelen kırmızı bir kamyonetten habersiz, çok değil kısa bir süre sonra, görecek olduğu olağanüstü şeye –kocası Ben’in tekrar eve dönüşüne- şahit olacağını henüz bilmeden...



*Bu yazı “Lazarus Projesi/The Lazarus Project” filminin ardından yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler filmden alıntıdır.

16.09.2010

BAŞKA DİLDE AŞK/ZEYNEP'İN DİLİNDEN...

Uzaktı. Gökyüzü gibi. Görebildiğin ama dokunamadığın kadar uzak. Sözün olduğu zamanlardan kalma ya tüm bu med-cezirler. Oysa ne kadar saklamaya çalışırsan çalış en iyi sen biliyordun; içindeki bütün yaraların bir adı vardı...

Yorgunum. Hem de çok...Yüreğimde ucu açık cümlelerin izleri kalmış hep. Aklımda söylendiği halde duyulmayan, duyulduğu halde anlaşılmayan, anlaşıldığı halde anlatılmayanların ağırlığı... Devrik zamanlı cümlelerde gizliymiş bildiğim tüm özneler. Ve ben bunca zamandır kelimelere yüklemişim içimdeki koskoca bir hayatı. Anlamlarına sığınıp da her birinin, yaşıyorum sanmışım. Kendimi kandırmışım. Şaşkınlığım bu yüzden...

Korkuyorum. Hem de çok...Şimdi sen o kocaman sessizliğinle dikilirken karşımda, aşk kaybolup gidiverecek ellerimden diye tüm bu telaşım. Boğulup kalıverecek her şey dilin kelimesizliğinde. Kelimesiz olmak, çıplak kalmak gibi ve her şey kirleniverecek sanki başkalarının sözlerinde, gözlerinde...Yaşanmaz, yaşatılamaz olacak, başlamadan son bulacak. Varken yok olma çabam, yokken var etme sevdam, hep bir kararsızlık sonrası, hep bir saklı zaman...Bakma cevap bekleyen gözlerinle gözlerime. Acemiliğim bu yüzden...

Biliyorum. Bir gün çekip alacağım kendimi bu eşikten, siyah beyaz zamanları ardımda bırakarak. Kendi gözlerimin rengine inanacağım önce. Kendi sözümde koyacağım noktayı, sessizliğimle öğreneceğim yeniden konuşmayı. Kendimden bakacağım içimdeki hayata. Önce kendimi yaşayacağım. Geldim bak işte, yine kapındayım. Sessiz, kırgın ama artık kararlı. Hadi yeniden al beni içeriye. Al ve susalım. Susalım ve yaşayalım sil baştan. Başka dilde, başka aşkta...Aşk’la yaşayalım.

Hala orada olduğumu biliyorum, tam orada; yüreğinde. Hala burada olduğunu bildiğin gibi, tam burada; yüreğimde... Tüm bu yaşananlara inat, gelip de yüreğine sığınmam işte bu yüzden...


ZEYNEP’İN DİLİNDEN...
BAŞKA DİLDE AŞK



*Başka Dilde Aşk/Onur'un Dilinden...

*Başka Dilde Aşk/Kamuran'ın Dilinden...

19.08.2010

BAŞKA DİLDE AŞK/KAMURAN'IN DİLİNDEN...

Karanlık bıçak gibi. Sert ve keskin. Her saplanışında biraz daha gömüyor geçmişe. Her saplanışında kan lekeleri gibi dökülüyor kelimeler; yazıldıktan sonra buruşturulup atılacak kağıtların üzerine. Oysa ben aşk şiirleri yazan bir şair olmak isterdim, bilirsin. Unutmak için, içinde birikenleri bir apartman boşluğuna atarak öldüren bir katil değil. Ama olmadı. Bir avcıydı zaman ve geçmişimden yakalanmıştım ben ona. O günden beri de esir kaldım ellerinde...

Hayat böylesine ağır aksak ilerlerken akmayan bir zamanın içersinde, sonra bir gün aşk geldi. Kelimeleri olmayan bir adamla, kelimelerden yorulmuş bir kadının aşkı geldi ve kapı komşum oldu bir anda. Bu bir işaretti belki de, bu bir şifa, bu aşkın iyileştirici yanıydı. Bu bir iyi niyet, bir hayra yorma, bu zamanın zamansızlığında yelkovanla akrebin tekrar ilerlemek adına gösterdiği bir çabaydı. Bu benim yok sandığım içimdeki hayatın, bana varlığını yeniden hatırlatmasıydı. İşte o gün fark ettim ki; benim unutmak için öldürmeye yeltendiğim kelimeler yeniden hayat bulmuştu başka bir aşkın dilinde. Başka dilde bir aşk; beni kendimle yeniden buluşturmuştu, tanık ederek kendine...

Şimdilerde; içimdeki hayata uzattım ellerimi yeniden. Dışımdaki hayata yenilmemek için önce kendimden yola çıkmalıyım, anladım. Bu yüzden yeniden başladım hayatla gevşeyen bağlarımı düğümlemeye. Sadece senin için. Sadece kendim için. Ama asla unutmak için değil. Unutmak diye bir şey yoktur çünkü. Ve affetmek de...İşte sırf bu yüzden, akreple yelkovana yardım edip, içimdeki zamanı yeniden şimdi’ye kurmam lazım. Belki böylece kelimelerime sahip çıkıp, bir gün gerçek bir şair olabilirim. Ve belki bir gün gerçekten yazabilirim içimde taşıdığım aşkı, sadece senin dilinde...



KAMURAN’IN DİLİNDEN...
BAŞKA DİLDE AŞK



* Başka Dilde Aşk/Onur'un Dilinden...
*Başka Dilde Aşk/Zeynep'in Dilinden...

7.07.2010

BAŞKA DİLDE AŞK/ONUR'UN DİLİNDEN...

Şimdi sana anlatayım istiyorsun. Peki, tamam, kabul. Ama biraz zaman tanımalısın bana. İçimdekileri arayıp bulmam için birazcık zaman. Çünkü ben en son babamın yanında bırakmıştım sesimi. Onun benden utanan gözlerinde kalmıştı tek tek bütün kelimelerim. Annemin tek bir sözüne endeksli yaşamaya çalışırken, oğlumu koruyorum sanmalarında vazgeçmiştim insanlara güvenmekten. Ve sonra bir gün babam çekip gitti. Onunla beraber pek çok şey de ardından. En çok da sesim ve kelimelerim. Bir insan ne zaman vazgeçer kendinden bilir misin?

Şimdi sana anlatayım istiyorsun. Peki, tamam, kabul. Ama biraz zaman tanımalısın bana. Kendimi sakınıp, sakladığım sığınağımdan çıkabilmem için birazcık zaman. Kütüphaneleri bu yüzden severim ya zaten, konuşmak gereğinde bulunmaz insan. Duymanın da bir önemi yoktur. Herkes kendi dünyasında sadece kendini dinliyor, kendiyle konuşuyordur. Kimse tarafından başka gözlerle bakılmıyordur eksik yanlarına. Kimsenin yapamadıklarına dair yargısı, düşüncesi, acıması yoktur. Bir insan kendini duyabilir değil mi? Kendiyle konuşabilir de üstelik. Peki sence bir insan gerçekten kendini anlayabilir mi? Sağır ve dilsizken üstelik...

Şimdi sana anlatayım istiyorsun. Peki, tamam, kabul. Ama biraz zaman tanımalısın bana. Ben de hata yaptım, yapıyorum da hala. Kendimle yüzleşmem lazım önce. Yinelememek için belki de, yeniden başlayabilmek için, sorularımı bulup içimde, kendi kendime cevaplamam lazım. Öğrenmem lazım tüm o bakışlara, karşı çıkışlara, kayboluşlara karşı ayakta durabilmeyi. Ve öğretmem lazım önce kendime “ben” olabilmeyi. Farkındalık can acıttığı için mi kabuğuna çekilir insan? Canı ne kadar yanıyor olsa da kendi olmayı seçemez mi?

Şimdi sana anlatayım istiyorsun. Peki, tamam, kabul. Ama biraz zaman tanımalısın bana. Aşk bu ne de olsa, hiç ummadığın bir anda çıkıverir insanın karşısına. Kabuklarından sıyırmaya çalışır yavaş yavaş seni. Geçmişin dikişleri teker teker atmaya başlar. Bu yüzden korkar ya insan zaten. Vazgeçtiyse eğer çoktan, vazgeçildiyse, sesini, kelimelerini, güvenini çoktan terk ettiyse, aşkın eski yaralarını açmasıdır çekindiği. Yüreğinden korkar en çok da. Duymayan kulağından, olmayan dilinden değil de yüreğinin sevmeyi bilip bilmediğinden korkar. Sahi sessizlik bir aşkı yok edebilir mi?

Şimdi sana anlatayım istiyorsun. Peki, tamam, kabul. Ama biraz zaman tanımalısın bana. Her aşk kendine özeldir ya hani, başka türlü bir dili vardır sadece kendi kahramanlarının tam olarak anladığı ve bildiği. Dilimin döndüğünce anlatırım ben de elbette, sesimin yettiğince. Yaşadığımca bulup da bir zamanlar kaybettiğim kelimeleri yeni anlamlar yüklerim hepsine. Şimdi sana anlatayım istiyorsun. Peki, tamam, kabul. Anlar mısın peki beni tam olarak? Bence hayır...



ONUR’UN DİLİNDEN...
BAŞKA DİLDE AŞK

*Başka Dilde Aşk/Kamuran'ın Dilinden...

*Başka Dilde Aşk/Zeynep'in Dilinden...

26.05.2010

ULAK; YERSİZ ZAMANSIZ BİR MASAL ÜZERİNE

-Sen bu masalı sevdin mi?
-He ya, sevdim. Hem masalı, hem seni...
-O zaman bağışla beni. Başka çocuklar da dinleyecek bunu sen gibi. Başka çocuklar da öğrenecek Ulak İbrahim’in hikayesini. Anlatma mı dersin bana? Anlatmamak olmaz. Dilim olmazsa ben neylerim çocuk?

Neylerdi sahi? Onun işi bu değil miydi zaten; anlatmak. Heybesinde bir emanetmişcesine taşıdığı Ulak İbrahim’in hikayesini bir çocuktan diğerine, bir köyden bir başka köye, bir zamandan bir diğer zamana yaymak. Bir rüzgar gibi değip de geçtiği yüreklerde gerçekleri göz göz, ses ses, kelime kelime, bir izmişcesine bırakmak...

İşte bu nedenle kalmadı orada Zekeriya. Gitmesi lazımdı. Düşmesi yollara. Sonra karşısına çıkan ilk yerde, karşısına çıkan çocuklara en baştan ve yeniden anlatması. Öyle de yaptı zaten. Kaç yerden, kaç zamandan geçtiğini, kaç yüreğe değdiğini bilmeden uzaklarda bir köye vardı yolu. Yersiz, zamansız bir köye. Kendi karanlığında boğulmakta olan, günahlarını bir yama gibi üstlerinde taşıyan insanların yaşadığı, bir taş atsan duyulmayacak kadar diplerde olan bir köye. Korkunun bir gölge gibi yüreklere sindiği, görmeyen, duymayan, konuşmayan bir köye...

Va başladı anlatmaya. Davut’un dinlediği oldu önce. İnce, naif bir çocuk yüreğinden başlayıp da Ulak İbrahim’in hikayesine, diğer çocukların yüreğine geçti birer birer. Sevginin varlığını hatırlattı yeniden. Yüreğinde olmayan bir kötülüğün, bizzat içinde yaşamak zorunda kalan Ferhat’ın düşlediği oldu ardından. Beklenip durdu hikayesi anlatılan Ulak İbrahim, bir kahraman, bir kurtarıcı gibi; bir umut oldu. Hekim’in hakikati oldu sonra. Yapan kadar bilip de susan da günahkardır, diye diye gerçeğin acısıyla kanayan bir yüreği soğutmak için anlatılıp duran. Görülenin, duyulanın, konuşulanın yansıdığı bir cesaret. Ve Saffet’in rivayeti; karanlıktan aydınlığa geçen köprünün en başında geriye dönüp de son bir kez daha bakıldığında, bir deli rüzgarın unutma unutma diye adını fısıldadığı bir inanç oldu. Yol verdi içinde hala umudu taşıyanlara...

“Aynı masala inansak beraber, olma mı hiç?
Olur elbet.
Bir masala sırf anlatan inanırsa o masal olur mu hiç?
Olmaz elbet...”


Bu bir masaldı; Ulak İbrahim’in masalı. İyiliğin, umudun, cesaretin, inancın -her şeye rağmen- var olduğunu hatırlatan bir masal. Ha geçmiş zaman, ha şimdi. Ha bilinmedik bir mekan, ha tam gözümüzün önü, ne farkeder ki? Hepimizin masalıydı bu. Hepimizden bir masal. Anlatıldıkça varlığını kanıtlayan, anlatıldıkça yaşayan, yaşatan, gerçeği unutturmayan. Gözden göze, dilden dile, yürekten yüreğe yayılan bir masal. Kolay değildi elbet; ne anlatmak ne dinlemek. Ne anlamak ne de inanmak. Ama bilirdi ya insanoğlu, bilirdi içten içe; dudaklar sussa da kalbin yüz dili vardı.


*Bu yazı Ulak filmine dair yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler film repliklerinden alıntıdır.


30.03.2010

BAŞKA BİR AŞK HİKAYESİ

Aşk bir yalan üzerine kurulabilir mi? Belki. Peki gerçeğin bedelini en çok kim öder? O yalanı söyleyen mi, o yalana inanan mı, o yalanla yeniden hayat bulan mı, o yalana şahit olan mı, yoksa o yalan yüzünden dışarıda bırakılan mı?

O, Sebastian değildi. Olamazdı da zaten. Ama bunu o an için, hastane koridorunda karşılaştığı ve kızlarının geçirmiş olduğu trafik kazası nedeniyle şokta olan aileye söyleyemedi. Ne de olsa kazaya o neden olmuştu ve üstelik kızın durumu da ağırdı. Aile ise yoğun bakımda yatan kızlarını ziyarete gelen bu adamı, yani Jonah’ı, kızlarının erkek arkadaşı Sebastian sandı. Julia’nın Sebastian’ı. Jonah kendi dışında ve ani gelişen bu sürece, vicdan azabı, şaşkınlık, endişe ve korkunun karışımıyla ses çıkar/a/madı. Kısa bir süreliğine diye geçirdi içinden, ortalık yatışana kadar, Julia iyileşene kadar mesela, ne kaybederdi ki? Ve onlar için Sebastian olarak kaldı.

Bir kazayla gözünü açtı bu yalan. Vicdan azabıyla kendini buldu, korku ve endişeyle büyüdü yavaş yavaş. Ve çok da zorlanmadan, hatta en çok da sahibinin inancıyla tam da hayatın ortasında, kendisine iyi bir yer buldu. Biri söyledi, biri inandı. Bir başkası şahit oldu, bir başkası bu yalanla hayat buldu. Bir diğeri ise bu yalan yüzünden dışarda bırakıldı. Gerçek hep gölgede kaldı, hep bir sonraya ertelendi. Yaşanan hayat sorgulandı, gizem ve tutku cazip yönünü gösterdi. Ve nihayet aşk bulaştı bu yalana. Aşk, yalanı meşrulaştırıp başka başka hallerde gösterdi. Hayat bir anda yalanın ta kendisi oldu.

O, Sebastian değildi. Olamazdı da zaten. O Jonah’tı çünkü. Eşi ve iki çocuğuyla yaşayan, farklı ülkeleri gezme hayalleri kuran, yaşamdan çok ölümün ilk hallerini fotoğraflayan kendi halinde, adli tıp fotoğrafçısı, sıradan bir adam. Bir gün bir kaza yüzünden, bir yalan söyledi. Ve bu yalanın uzantısında, bir süre sonra kendi gerçeğini kaybettiği için Sebastian olarak kaldı. Oysa onun bilmediği gerçek öyle büyük ve ağırdı ki, aşk bile temize çıkaramazdı yaşananları. Çıkaramadı da zaten. Belki de bu yüzden ölürken bile Jonah değil, hala Sebastian’dı.

Aşk bir yalan üzerine kurulabilir mi? Elbette. Peki gerçeğin bedelini en çok kim öder? O yalanı söyleyen mi, o yalana inanan mı, o yalanla yeniden hayat bulan mı, o yalana şahit olan mı, yoksa o yalan yüzünden dışarıda bırakılan mı?


*Bu yazı Just Another Love Story filmini seyrettikten sonra yazılmıştır.
**Görsel: Filmden alınmıştır.





8.03.2010

KARŞI PENCERE-II

''Sevgili Davide,
Bizi sonsuza dek terk ettiğinden beri Martina sık sık seni soruyor.
Sana hala Simone diyor, hikayeni ona anlatacağım.

Dün işte, ilk kez kendim için bir pasta yapmak istedim.
Hangisini pişirdiğimi tahmin et.
Şefin yorum yapması gerekmiyordu.
Ama pazar günü için yapılacak pastalar listesine benimkini de ekledi.
Sanırım bu iyiye işaret.

Filippo gündüz vardiyasına geçmeyi başardı.
Piyangodan para çıkmış gibi sevindi, çok mutlu oldu.
Şimdilik ondan daha fazlasını isteyemeyeceğimi biliyorum.

Biliyor musun, Lorenzo'yu düşündüğüm zaman;
Yüzünü unutmaya başladığımı fark edip korkuyorum.
Artık sesini hatırlamıyorum.
Şimdi ne yapıyor?
Kime gülümsüyor?

Hala tavsiyene ihtiyacım var Davide.
Senin bakışlarına, senin jestlerine...
Ama aniden senin jestlerinin benim olduğunu fark ediyorum.
Konuştuğum zaman senin gibi konuştuğumu fark ediyorum.
Seni terkeden herkes her zaman yanında kendilerinden bir parça bırakıyor mu?
Anılara sahip olmanın sırrı bu mu?
Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim.
Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim.''


KARŞI PENCERE/MEKTUPLAR


P.S: Bir düşünün bakalım ne kadar kalabalıksınız? Kaç parça kalmış geçmişten bu yana aklınızda, yüreğinizde, içinizde...Ve kaç parçaya bölünüp duruyorsunuz farkında bile olmadan, hiç bitmez sandığınız yalnızlığınızın içersinde...

31.07.2009

KARŞI PENCERE-I

“Sevgili Simone;

Senden sonra artık kırmızı kırmızı değil.
Gökyüzünün mavisi de artık mavi değil.
Ağaçlar artık yeşil değil.

Senden sonra biz olmanın, özlemenin renklerini aramalıyım.
Senden sonra bizleri utangaç ve kaçak kılan acıyı bile özlüyorum.
Bekleyişleri, vazgeçişleri, şifreli mesajları özlüyorum.
Görmek istemeyenin kör dünyasında kaçamak bakışmalarımızı.
Bizi görselerdi onların utancı, nefreti, acımasızlığı olurduk.

Senden af dileme cesaretini henüz gösteremediğim için pişmanlık duyuyorum.
O yüzden artık pencerene bile bakamıyorum.
Seni hep orada görürdüm henüz adını bile bilmezken.

Senin daha iyi bir dünya düşlediğin zamanlar
Bir ağacın ağaç, mavinin gökyüzü olmasının yasaklanamayacağı bir dünya.
Bilmem bu daha iyi bir dünya mı?
Artık kimse bana Davide demiyor, Bay Veroli diyorlar.
Bunun daha iyi bir dünya olduğunu nasıl söyleyebilirim.
Senin olmadığın bir dünya için bunu nasıl söylerim."


KARŞI PENCERE/MEKTUPLAR


P.S: Böyle aşklar sadece filmlerde mi olur; zamanın, koşulların ve hatta ölümün yok etmeyi başaramadığı, kendi adını unuttuğu halde onun adını unutturmayan, acısıyla, tutkusuyla, özlemiyle, pişmanlığıyla ilk günkü gibi yaşanan, yaşatılan aşklar…

Bilemedim…

18.06.2009

İKİ ADAM VE BİR KADIN

Güzeldi adam. Pek çok kişinin yerinde olmak istediği kadar yakışıklı, başarılı, iyi huylu...Işıl ışıldı her zaman, gittiği her yere gözlerinden, yüzünden, yüreğinden güzel, iyi, silinmez izler bırakıyordu. Mutluydu kendi kalabalığında, dışındaki kalabalıkla mutlu olmasını biliyordu. Sonra bir gün bir kadını sevdi, hem de hiç farkında olmadan. Sevgi bilmediği bir şekilde girdi hayatına, hiç ummadığı bir anda gelip de ekleniverdi içinin hiç bilmediği yanlarına. Şaşırdı adam, bocaladı, aklıyla yüreği arasında olur olmaz hesaplar yaptı. Ne kendinden emin oldu ne de sevdiği, sevildiği kadından. Güvensizlik kıskançlığı ekledi ardına, hırs saygısızlığı. Sevgi şekil değiştirip bir zehir gibi yayılmaya başladı tüm vücuduna, güzel olan ne varsa sinsi sinsi kemirip de tüketmeye şartlandı. Önce kendini zehirledi adam yaşayamadığı, yaşatamadığı sevgisiyle, sonra da etrefında kim var kim yoksa bir hastalık gibi herkese kötülük bulaştırdı. Güzelliği kayboldu adamın bir anda. Gitgide küçülüp, çirkinleşti. Kendinden uzak, yalnız, tanımsız, sevgisiz kaldı.

Adam çirkindi. Sadece kendini düşünen, bencil, hırslı ve kinci...Kötücül bir yan vardı içinden taşan, gittiği her yere karanlık bir hava, alınan her nefese kötü bir koku gibi bulaşan. Ne kendine değer veriyordu, ne de etrafındakilere. Hayat onun için bir oyundu sadece gücünü her şekilde sınadığı, sınandığı. Kendi kalabalığında yalnızdı adam ama ne farkındaydı bunun ne de olsa bile umurundaydı bu durum. Sonra bir gün bir kadını sevdi. Kendi bile şaştı buna, aklı dağları denizleri aştı, yüreği içine sığmadı taştı. İnkar etti, kötü sözler söyledi önce, sevdiği ama sevilmediği kadına türlü türlü yanlışlar bulaştırdı. Sonra baktı ki kurtulamadı, için için yer etti bu sevgi içinde, duruldu birden adam. Kendi içine döndü gözleri, kendinden önce içindeki kötülükle tanıştı. Çok dolaştı kendinde, yanlışlarını toplayıp, birikmişliklerini boşaltıp, yaralarını sardı. Sevgi şifa oldu içine, önce kendini iyileştirdi sonra da çevresini. Kötülüğü kayboldu adamın bir anda. Gitgide büyüyüp, güzelleşti. Kendine yakın, kalabalık ve sevgili kaldı.

İki adam ve bir kadın vardı bu hikayede. Aynı kadını ayrı ayrı çok seven iki adam...Biri iyiliği kötülüğün karanlığında yitirip de kendini kaybedecek, diğeri kötülüğü iyiliğin aydınlığında yok edip kendini yeniden yaratacak kadar çok hem de...

Bu hikayeye şahit olanlar bir kez daha anladı ki; sevgi her insanda aynı durmuyordu işte. Söylendiği gibi kalmıyor, aynı dilden yazılmıyor, yaşanmıyordu yüreklerde. İçindeki saygıyla, güvenle, hırsla, kıskançlıkla, iyi kötü ne varsa hepsiyle bir yoğrulup durarak ya eksilip eksiltiyor ya da çoğalıp çoğaltıyordu seni başka başka sevgilerde. Ya şekil değiştirip bir hastalık gibi zehrini her yere yayıyor ve çirkinleşiyor, ya da şifa dağıtıyordu umudu yenileyip, ışığını kaybetmişlere...Sevgi adının karşılığını biraz da kendini yaşayan ve yaşatan yüreklerden alıyordu.


Görsel: Deviantart

17.03.2009

GÜNEŞİ GÖREN VAR MI?

Doktorlar, Bir Bulut Olsam, Arka Sokaklar, Gece Sesleri, Yol Arkadaşım, Son Bahar...Bunlar çeşitli tv kanallarında akşam kuşaklarında yayınlanan dizilerden sadece bazıları...Kimileri ünlü edebiyat romanlarımızın güncel ve daha trajik bir formatta ele alınarak dizileştirilmiş hali, kimileriyse yabancı tv kanallarındaki bazı dizilerin türçe versiyonu...İçlerinde seyrettiğim yok ama isimlerine bazılarını annemin de seyrediyor olmasından dolayı aşinayım...

Güneşi Gördüm ise Mahzun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek’ten sonraki 2. yönetmenlik denemesi olan film. Beyaz Melek filminin çekimleri sırasında 75 yaşındaki bir amcanın anlatığı öyküden yola çıkarak filmin senaryosunu yazdığını söyleyen Kırmızıgül aynı zamanda filmin yönetmeni ve de oyuncularından biri. Film gerek hassas bir noktaya değinen konusu, gerekse Altan Erkekli, Demet Evgar, Ali Sürmeli, Emre Kınay, Erol Günaydın, Menderes Samancılar, Nurseli İdiz gibi güçlü isimlerin yer aldığı kadrosuyla da dikkat çekmekte. Beyaz Melek’le yönetmenlik konusunda genel olarak olumlu eleştiriler alan Mahsun Kırmızıgül’ün bu filmini henüz seyretmedim ama seyredilecekler listemde yerini almış durumda...

Buraya kadar herşey normal. Peki ya bundan sonrası ve ben bunları niye yazdım...

Son birkaç gündür blogumun ziyaretçi sayısı tavan yapmış durumda. Hit ve ziyaretçi sayısı gibi konuları gerçekten önemseyen biri olmadığımdan bu konu çok da dikkatimi çekmedi. Ta ki bu ziyaretçilerin yukarıda ismini saydığım dizi ve Güneşi Gördüm filmini arayan insanlar olduğunu fark edene kadar...Aranılan kelimelere baktığımda “Doktorlar Dizisi”, “Arka Sokaklar 46. bölüm izle”, “Güneşi Gördüm tüm filmi izle” (ki kendisi şu anki saat itibariyle 162 ziyaretçi sayısı ile liste başıdır) vb kelimelerle karşılaştığımda kendi kendime nasıl yani diye sordum.

Çok sevgili arkadaşlar -ya da bu arkadaşları bir şekilde bana yönlendiren çok sevgili google mı demeliyim bilemedim ama- özellikle içe dönük, sorma, sorgulama hatta çoğu zaman öyle olmadığım halde (tanıyanlar bilir) depresif yazılar yazan birinin sayfasında bırakın bu filmi yada dizileri güneşin g’si bile yokken buraya niye gelirsiniz, ne ararsınız, neye bakarsınız sahiden merak etmekteyim. Aradığınızı bulamadığınızda yaşadığınız hayalkırıklığının acısını benden çıkartırmısınız, “ne işim var yahu burada benim” diye söylenerek “bu hatunda kimmiş böyle amma saçmalamış ha” diye düşünürmüsünüz? Yoksa kazara geldiğiniz gibi hiç oyalanmadan koşarak kaçıp gidermisiniz sayfamdan?

Biri bana söyleyebilir mi ben göremedim de, sahiden şimdiye kadar bu sayfalarda güneşi göreniniz var mı?

Bu arada bahsi geçen dizi ve film isimlerini yazarak fırsattan istifade binlerde dolanan ziyaretçi sayımı da onbinlere, yüzbinlere taşımak niyetindeyim bu da aramızda kalsın...

15.11.2008

HAYALET DÜNYA

“Terkedilmiş ve unutulmuş bir dünya burası. Yapmadığın, söylemediğin, aklına bile getirmediğin şeyler buraya düşüyor ve kalıyor burada. Burası hayalet dünya...”

Kulaklarınla duysan inanmayacağın sözlerden konuş bana. Duyup da inanmadıklarından yada duymazdan geldiklerinden...İstediğin halde hiç kullanmadığın kelimelerden anlat. Dilinin dönmediklerinden mesela... Ben sessiz kalayım.

Kırk yıl düşünsen aklına gelmeyecek yerlerden bahset bana. Aslında aklında olup da ihtimal vermediklerinden. Başıma gelmez, bana uğramaz dediklerinden. Görmezden geldiklerinden yada görüp te değer vermediklerinden... Ben düşünmeden durayım.

Gözünle görmezsen inanmayacağın yerlerden bak bana. Olanı değil olmayanı gör. Görmediğini oldur. Köşebaşında bekliyor aşk. Bak eli kulağında... Ben gözüne çarpayım...

Aklının almadığı yerlerden sor bana. Akıl işi değil ki bu. Cevapsız kalayım. Beni olduğum gibi bil. Bildiğinden öte olayım. O incecik sınırdayım şimdi. Yüreğine dayandım. Bırak kendini bana. Aklında sadece ben kalayım. Yüreğinde ben olayım.

Her aşk bir diğerinin kopyası oldu artık. Sen kağıdı kalemi bırak. Ben bu sayfada en temiz kalanım.

Burası hayalet dünya. Hadi gel biz gerçek yapalım...

*İsim ve italik yazılan bölüm “HAYALET DÜNYA” adlı filmden alıntıdır.
**Resim: loadtr.com

10.11.2008

SADECE "MUSTAFA"...

Neden “Mustafa” diye sorulduğunda “en insani, en yalın halini anlatmak istedim” şeklinde cevaplamıştı Can Dündar bir programda. “Kemal ve Atatürk isimleri sonradan aldığı, adına sonradan eklenen isimler. Onun asıl adı Mustafa ve ben de tüm insani yanlarıyla Mustafa’yı anlatmak istedim.”


Belki de sırf bu yüzden 29 Ekim’de ben ilk defa Atatürk’ü değil, Mustafa’yı seyretmeye gitmiştim sinemaya. Bahtsız Ahmet’in kardeşi, Ali Rıza Bey’in yetimi, Zübeyde Hanım’ın gözünün nuru Mustafa’yı. Ali Fuat’ın kadim dostu, Corinne’nin sevdalısı, Fikriye’nin gizli aşkı, Latife’nin kocası Mustafa’yı...Ben o gün kendi sözleriyle “beyni vücudundan önde, önlerde giden” bir dehanın, bir öngörü ustasının, bir devri kapatıp yeni bir devir açan bir devlet ve siyaset adamının en insani hallerini görmeye gittim.

Ve gördüm ki Mustafa hepimiz kadar, hatta hepimizden daha fazla insandı; kendi sağlığını hiçe sayıp, gecesini gündüzüne katıp, bu uğurda yalnız kalmayı bile göze alarak kendinden öte milletini düşünüp, yoktan bir devleti var ettiği için.

Ve seyrettikten sonra bir kez daha anladım ki bizlerin sadece üstün zekası, öngörüsü, devlet ve siyaset adamlığı, hırsıyla Atatürk’e değil insani yanıyla, insan yanıyla daha nice Mustafa’lara ihtiyacımız var.

Filmdeki bazı konuların öne çıkarılması, bazı dialogların yanlış anlaşılması konusundaki görüşlere, eleştirilere saygım sonsuz, elbette kimse beğenmek zorunda değil. Ama Can Dündar’ı vatan haini ilan edip de, bu film kesinlikle çocuklara seyrettirilmesin şeklindeki polemikler gerçekten çok saçma, acımasız ve gereksiz geliyor bana. Çünkü kalkıp da biri bana bu filmde geçen alkol, zevk düşkünlüğü, çok sigara içmesi vb konuları hata olarak sunma cesaretini gösterecekse eğer benimde ona soracağım tek bir soru olacak o zaman; peki bunlar “hataysa” kim bu kadar az hatayla bu kadar büyük işler başarabildi ki şimdiye kadar???

Bu konuda aslında yazılacak söylenecek çok şey var. Ama daha fazla uzatmak istemiyorum. Ve son olarak bugüne kadar bu film hakkında yazılmış olup da okuduğum en kısa, az ve öz ve en güzel yazıyı yazarının da onayıyla buraya ekliyorum. Tekrar teşekkürler sevgili "abi" bu yazı için...


İNSANİ BİR RÜYA...

- Ata’m, seninle ilgili bir film yaptılar.


- Ne güzel. Sonra?


- Sonra kavga çıktı Ata’m.


- Kimler kavga ediyor, çocuk?


- Lâik kesim kendi arasında kavga ediyor, Ata’m.


- Bak evlâdım. Sana iki kelâm edeyim; “Cumhuriyet fikir serbestliği taraftârıdır. Samîmi ve meşrû olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.” “Türk çocuğu ecdâdını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Bunları unuttunuz siz.


Sizler, aranızda kavga edeceğinize, tek yürek olup, asıl hedeflerinize odaklanmalısınız.


Bir filmle benim incitilebileceğimi ya da küçültülebileceğimi düşünüyorsanız, sizler, kendi içinizde yeteri kadar kuvvetli değilsiniz.


Bak, karşı taraftan hiç ses yok...Çünkü onlar, sizin aranızda bir film yüzünden çıkmış olan bu kavgayı, ellerini oğuşturarak seyrediyorlar. Çünkü onlar henüz hiçbir şey söylemeden, filmi seyreden sizler benim hakkımda “sarhoş, kafayı bulunca ağlayan zayıf adam, zampara, diktatör, korkak” sıfatlarını kullanıyorsunuz.


Evet çocuk. Bu sıfatları sizler kullanıyorsunuz. Onlar seyrediyor, gülüyor...Yarın bu kelâmları onlar kullandığında, sizlere diyecekler ki; “Bunlar sizin kendi kelimeleriniz.”


Türk milleti zekidir demiştim hâlbuki. Gördün mü yalnızlığımı?


Yazık. Çok yazık...


***Yazının orjinaline http://ahbeguzelabimbe.blogspot.com/2008/11/insani-bir-ruya.html linkinden ulaşabilirsiniz.