15.11.2008

HAYALET DÜNYA

“Terkedilmiş ve unutulmuş bir dünya burası. Yapmadığın, söylemediğin, aklına bile getirmediğin şeyler buraya düşüyor ve kalıyor burada. Burası hayalet dünya...”

Kulaklarınla duysan inanmayacağın sözlerden konuş bana. Duyup da inanmadıklarından yada duymazdan geldiklerinden...İstediğin halde hiç kullanmadığın kelimelerden anlat. Dilinin dönmediklerinden mesela... Ben sessiz kalayım.

Kırk yıl düşünsen aklına gelmeyecek yerlerden bahset bana. Aslında aklında olup da ihtimal vermediklerinden. Başıma gelmez, bana uğramaz dediklerinden. Görmezden geldiklerinden yada görüp te değer vermediklerinden... Ben düşünmeden durayım.

Gözünle görmezsen inanmayacağın yerlerden bak bana. Olanı değil olmayanı gör. Görmediğini oldur. Köşebaşında bekliyor aşk. Bak eli kulağında... Ben gözüne çarpayım...

Aklının almadığı yerlerden sor bana. Akıl işi değil ki bu. Cevapsız kalayım. Beni olduğum gibi bil. Bildiğinden öte olayım. O incecik sınırdayım şimdi. Yüreğine dayandım. Bırak kendini bana. Aklında sadece ben kalayım. Yüreğinde ben olayım.

Her aşk bir diğerinin kopyası oldu artık. Sen kağıdı kalemi bırak. Ben bu sayfada en temiz kalanım.

Burası hayalet dünya. Hadi gel biz gerçek yapalım...

*İsim ve italik yazılan bölüm “HAYALET DÜNYA” adlı filmden alıntıdır.
**Resim: loadtr.com

12.11.2008

GEÇERKEN UĞRAYAN ZAMAN

Seni görmeden nasıl yaşanır bilmiyorum. Bilmeden yaşayıp gittiğim, es geçtiğim, görmezden geldiğim o kadar çok şey var ki etrafımda sözünü bile etmediğim, ama seni görmeden nasıl yaşanır gerçekten bilmiyorum. Sesini duymadan, dokunmadan yüzüne, ellerini hissetmeden, seninle herhangi bir şey hakkında tek bir kelime bile etmeden…


Geçerken uğramış olsa zaman. Kendi hızından kendi başı dönmüş olsa, bir nefeslik mola istese, gelip oturuverse yanımıza tam da biz en güzel halimize bürünmüşken. Konuşmaya başlasak oradan buradan derken derin, koyu bir sohbetin içinde bulsak kendimizi, hiç bitmese istesek, zaman bile kendinden geçse, kendinin nasıl geçtiğini anlayamadan hem de…Sonra kalkıverse aniden, biz kalsın diye bakarken o bırakması gereken anılardan, yaşanması gereken bu anlardan, varılması gereken yarınlardan bahsetse, dur diyemesek, durursa eğer yaşamın durup da kalacağı, bir daha atmayacağı yürekleri, kendini gizleyenleri, her adımı izleyenleri, yolunu gözleyenleri düşünüp de susuversek sorgusuz sualsiz. Giderken bir parça bıraksa kendinden, unutmuş gibi yapsa, seslenmeyip ardından unuttuğunu varsaysak bizde. Ve biz hep o en güzel halimizle kalsak,unutulan ama unutmadığımız o anda, zamanda, hayatta, kendimizde, birbirimizde…


Seni görmeden nasıl yaşanır bilmiyorum. Bilmeden yaşıyorum ya bende zaten kaç zamandır kör sağır dilsiz. Belleğimde en son bende olduğun zamanların anıları…Kırık dökük bir geçmişin izlerini saklıyorum yüreğimde, bir gölgenin yarım yamalak adımlarını taşıyorum. Yaşıyorum. Senden sonra hayat, ağır aksak, el yordamı…


Resim: loadtr.com

10.11.2008

SADECE "MUSTAFA"...

Neden “Mustafa” diye sorulduğunda “en insani, en yalın halini anlatmak istedim” şeklinde cevaplamıştı Can Dündar bir programda. “Kemal ve Atatürk isimleri sonradan aldığı, adına sonradan eklenen isimler. Onun asıl adı Mustafa ve ben de tüm insani yanlarıyla Mustafa’yı anlatmak istedim.”


Belki de sırf bu yüzden 29 Ekim’de ben ilk defa Atatürk’ü değil, Mustafa’yı seyretmeye gitmiştim sinemaya. Bahtsız Ahmet’in kardeşi, Ali Rıza Bey’in yetimi, Zübeyde Hanım’ın gözünün nuru Mustafa’yı. Ali Fuat’ın kadim dostu, Corinne’nin sevdalısı, Fikriye’nin gizli aşkı, Latife’nin kocası Mustafa’yı...Ben o gün kendi sözleriyle “beyni vücudundan önde, önlerde giden” bir dehanın, bir öngörü ustasının, bir devri kapatıp yeni bir devir açan bir devlet ve siyaset adamının en insani hallerini görmeye gittim.

Ve gördüm ki Mustafa hepimiz kadar, hatta hepimizden daha fazla insandı; kendi sağlığını hiçe sayıp, gecesini gündüzüne katıp, bu uğurda yalnız kalmayı bile göze alarak kendinden öte milletini düşünüp, yoktan bir devleti var ettiği için.

Ve seyrettikten sonra bir kez daha anladım ki bizlerin sadece üstün zekası, öngörüsü, devlet ve siyaset adamlığı, hırsıyla Atatürk’e değil insani yanıyla, insan yanıyla daha nice Mustafa’lara ihtiyacımız var.

Filmdeki bazı konuların öne çıkarılması, bazı dialogların yanlış anlaşılması konusundaki görüşlere, eleştirilere saygım sonsuz, elbette kimse beğenmek zorunda değil. Ama Can Dündar’ı vatan haini ilan edip de, bu film kesinlikle çocuklara seyrettirilmesin şeklindeki polemikler gerçekten çok saçma, acımasız ve gereksiz geliyor bana. Çünkü kalkıp da biri bana bu filmde geçen alkol, zevk düşkünlüğü, çok sigara içmesi vb konuları hata olarak sunma cesaretini gösterecekse eğer benimde ona soracağım tek bir soru olacak o zaman; peki bunlar “hataysa” kim bu kadar az hatayla bu kadar büyük işler başarabildi ki şimdiye kadar???

Bu konuda aslında yazılacak söylenecek çok şey var. Ama daha fazla uzatmak istemiyorum. Ve son olarak bugüne kadar bu film hakkında yazılmış olup da okuduğum en kısa, az ve öz ve en güzel yazıyı yazarının da onayıyla buraya ekliyorum. Tekrar teşekkürler sevgili "abi" bu yazı için...


İNSANİ BİR RÜYA...

- Ata’m, seninle ilgili bir film yaptılar.


- Ne güzel. Sonra?


- Sonra kavga çıktı Ata’m.


- Kimler kavga ediyor, çocuk?


- Lâik kesim kendi arasında kavga ediyor, Ata’m.


- Bak evlâdım. Sana iki kelâm edeyim; “Cumhuriyet fikir serbestliği taraftârıdır. Samîmi ve meşrû olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.” “Türk çocuğu ecdâdını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Bunları unuttunuz siz.


Sizler, aranızda kavga edeceğinize, tek yürek olup, asıl hedeflerinize odaklanmalısınız.


Bir filmle benim incitilebileceğimi ya da küçültülebileceğimi düşünüyorsanız, sizler, kendi içinizde yeteri kadar kuvvetli değilsiniz.


Bak, karşı taraftan hiç ses yok...Çünkü onlar, sizin aranızda bir film yüzünden çıkmış olan bu kavgayı, ellerini oğuşturarak seyrediyorlar. Çünkü onlar henüz hiçbir şey söylemeden, filmi seyreden sizler benim hakkımda “sarhoş, kafayı bulunca ağlayan zayıf adam, zampara, diktatör, korkak” sıfatlarını kullanıyorsunuz.


Evet çocuk. Bu sıfatları sizler kullanıyorsunuz. Onlar seyrediyor, gülüyor...Yarın bu kelâmları onlar kullandığında, sizlere diyecekler ki; “Bunlar sizin kendi kelimeleriniz.”


Türk milleti zekidir demiştim hâlbuki. Gördün mü yalnızlığımı?


Yazık. Çok yazık...


***Yazının orjinaline http://ahbeguzelabimbe.blogspot.com/2008/11/insani-bir-ruya.html linkinden ulaşabilirsiniz.