18.03.2009

KENDİME SATAŞMALAR

Saklandığın yerlerden vuruyor hep zaman. Sustuğun yerlerden acıtıyor en çok canını. En büyük yalanı kendine söylüyor da yüreğin, zamanı kandıramıyorsun işte. Kaçış yok. Geldiğinde kapatamıyorsun kapını...

Oysa sen de biliyorsun herkes kadar yalnızlığın. Ne eksik diğerlerinden, ne daha fazla. Sen sadece öznesi yapmışsın cümlelerinin. Yetinmemiş küçük harflere sığdırmaya çalışmışsın. Bilinmeyen bir dilden geliyor ya hani bazen kendine bile sesin. Bundandır ağırlığı...

Başı sonu belli olmayan yolculuklarda geçiyor ömrün. Öyle çok dalıp gidiyorsun ki bazen, kendi izini kaybediyorsun kendi içinde. Geçmişte kaldığın yerlerde mi aramalı seni, geleceğe varmalarda mı beklemeli bilinmez. Aralarda bir yerlerde sıkışıp kalmışlığın.Yüreğin sanmaktan yorgun, aklın hep varamadığın yerlerde takılı.

Oysa sen de biliyorsun herkes kadar üşümen. Ne daha az diğerlerinden, ne daha çok. Sen sadece gecelere kurmuşsun düşlerini, yastıkaltında sakladığın. Gündüzleri gerçeklerin zamanında yaşıyorsun. Ses etmediğin acılar biriktiriyorsun yüreğinde damla damla. Bundandır fazlalığı...

Zaman hep koşar adım gelip geçiyor yanından. Geçerken her seferinde, hızla çarpıyor sana. Şöyle bir yalpalatıyor, silkeliyor seni. Geçmişin dikişleri atıyor, hafifçe kanıyor yüreğin. Sendeliyor ama düşmüyorsun. Ardına bakmadan çekip gidiyor sonra zaman. Dudaklarında acı ama tanıdık bir tebessüm bırakarak...

Görüyorsun bir tekerleme gibi sürüp gidiyor işte hayat. İçinde eskilerden kalma silinmez izler. Dilin döndüğünce yaşamaktır çalıştığın. Dilinin dönmediği yerlerdeyse geçmişe sarılırsın. Zamanın merhametine sığınıp, kendinden kaçarak...

*Kendime dediğime bakma, aslında kendimden ziyade daha çok sana dair bu sataşmalar. Kendimizi kandırarak değil de, dilimiz döndüğünce yaşayarak yorulmalı aslında. Dilimizin dönmediği yerlerde birbirimizin kelimelerine sarılmalı. İyisiyle kötüsüyle dağılmalı ve dağıtmalı bazen. Ama toparlanacağın son gücü de içinde tutarak. Bir keresinde bana yazmıştın ya hani “yüzümde şu aralar hep aptal bir gülümseme var kötü şeylere inat. Sanki ben yüzümü asarsam kötü şeyler sevinecek.” diye...İşte ben yüzünde herşeye inat, hep o aptal gülümsemeyi görmek istiyorum. Ve hatta o gülümsemenin diğer yarısı olmak...


Görsel: Deviantart

17.03.2009

GÜNEŞİ GÖREN VAR MI?

Doktorlar, Bir Bulut Olsam, Arka Sokaklar, Gece Sesleri, Yol Arkadaşım, Son Bahar...Bunlar çeşitli tv kanallarında akşam kuşaklarında yayınlanan dizilerden sadece bazıları...Kimileri ünlü edebiyat romanlarımızın güncel ve daha trajik bir formatta ele alınarak dizileştirilmiş hali, kimileriyse yabancı tv kanallarındaki bazı dizilerin türçe versiyonu...İçlerinde seyrettiğim yok ama isimlerine bazılarını annemin de seyrediyor olmasından dolayı aşinayım...

Güneşi Gördüm ise Mahzun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek’ten sonraki 2. yönetmenlik denemesi olan film. Beyaz Melek filminin çekimleri sırasında 75 yaşındaki bir amcanın anlatığı öyküden yola çıkarak filmin senaryosunu yazdığını söyleyen Kırmızıgül aynı zamanda filmin yönetmeni ve de oyuncularından biri. Film gerek hassas bir noktaya değinen konusu, gerekse Altan Erkekli, Demet Evgar, Ali Sürmeli, Emre Kınay, Erol Günaydın, Menderes Samancılar, Nurseli İdiz gibi güçlü isimlerin yer aldığı kadrosuyla da dikkat çekmekte. Beyaz Melek’le yönetmenlik konusunda genel olarak olumlu eleştiriler alan Mahsun Kırmızıgül’ün bu filmini henüz seyretmedim ama seyredilecekler listemde yerini almış durumda...

Buraya kadar herşey normal. Peki ya bundan sonrası ve ben bunları niye yazdım...

Son birkaç gündür blogumun ziyaretçi sayısı tavan yapmış durumda. Hit ve ziyaretçi sayısı gibi konuları gerçekten önemseyen biri olmadığımdan bu konu çok da dikkatimi çekmedi. Ta ki bu ziyaretçilerin yukarıda ismini saydığım dizi ve Güneşi Gördüm filmini arayan insanlar olduğunu fark edene kadar...Aranılan kelimelere baktığımda “Doktorlar Dizisi”, “Arka Sokaklar 46. bölüm izle”, “Güneşi Gördüm tüm filmi izle” (ki kendisi şu anki saat itibariyle 162 ziyaretçi sayısı ile liste başıdır) vb kelimelerle karşılaştığımda kendi kendime nasıl yani diye sordum.

Çok sevgili arkadaşlar -ya da bu arkadaşları bir şekilde bana yönlendiren çok sevgili google mı demeliyim bilemedim ama- özellikle içe dönük, sorma, sorgulama hatta çoğu zaman öyle olmadığım halde (tanıyanlar bilir) depresif yazılar yazan birinin sayfasında bırakın bu filmi yada dizileri güneşin g’si bile yokken buraya niye gelirsiniz, ne ararsınız, neye bakarsınız sahiden merak etmekteyim. Aradığınızı bulamadığınızda yaşadığınız hayalkırıklığının acısını benden çıkartırmısınız, “ne işim var yahu burada benim” diye söylenerek “bu hatunda kimmiş böyle amma saçmalamış ha” diye düşünürmüsünüz? Yoksa kazara geldiğiniz gibi hiç oyalanmadan koşarak kaçıp gidermisiniz sayfamdan?

Biri bana söyleyebilir mi ben göremedim de, sahiden şimdiye kadar bu sayfalarda güneşi göreniniz var mı?

Bu arada bahsi geçen dizi ve film isimlerini yazarak fırsattan istifade binlerde dolanan ziyaretçi sayımı da onbinlere, yüzbinlere taşımak niyetindeyim bu da aramızda kalsın...

13.03.2009

ZAMANI OLMAYAN MEKTUPLAR

“Nereye” diye soruyor...

“Bilmiyorum” diyorum buz gibi umursamaz bir sesle. Gerçekten bilmemek mi benimkisi yoksa tamamen umursamamak üzerine uydurulmuş güzel bir kılıf mı tüm bu söylediklerim...Belki her ikisine de sığınıyorumdur soruları cevaplarla çoğaltmamak adına kim bilir...

Ama bildiğim bir şey var ki; ne kadar zorlasam da kendimi gözlerimin önüne o ana dair, sana dair hiçbir şey gelmiyor. Sessiz, kırgın ve uzak zamanlardan geriye yüzü olmayan bir adam kalmış sadece belleğimde. Ve o adam, bulduğu her fırsatta belleğimden gün yüzüne çıkarıp da kendini, oturduğu yerden ağır ağır kalkıyor, açıyor kapıyı ve tek kelime etmeden çekip gidiyor.

“Ne zaman” diye soruyor...

“Çok oldu” diye geçiştiriyorum, hatırlayamayacak kadar çok hem de...Hani belleğin unutulmuş bölgesine atılan ve bir daha şimdiki zamana geç(e)meyen, yaşanıp yaşanmadığı bile bir süre sonra bilinmeyen, yarı gerçek yarı rüya, belli belirsiz anlar vardır ya işte onun gibi...

Oysa az önce kapanmışcasına kapıya bakıyor buluyorum kendimi, kulaklarımda belirsiz bir zamana ait ayak sesleri, kendi kendimi yalancı çıkararak içten içe, her adımda benden biraz daha uzaklaşmasını dinliyorum.

İşte böyle anlarda, hani belleğin sana sormadan habersizce tüm ağırlığıyla üzerine abandığı ve senin kayıtsız şartsız teslim olduğun zamanlarda, hiçbir şeyin değişmediğinin bir kez daha farkına varıyorum içim ürpererek. Oysa her seferinde öyle çok yalan biriktiriyorum ki üşümemek adına, öyle çok umursamazlıklarım oluyor ki, kendime yetmelerim, yetmediğimde yok saymalarım, avuntularım...Ama olmuyor işte, ne kadar sağlamasını yapsam da kendi içimde, bir yerinden hep fire veriyor hayat, tutunmalarım hep eksik kalıyor, bir ucu hep sana çıkıyor bütün bu kaçmaların. Ve bütün bu gitmeler var ya hani içimin duvarlarına ellerinle kazıdığın, hepsi yalan aslında, hep zamansız, hep yarım..

Düşünüyorum da şimdi tanıdığım her insanda senin yüzünü arıyorken ve her giden taşıyorken senin ayak seslerini nereye gittiğinin bir önemi kalmıyor aslında, ya da dönüp dönmeyecek olmanın...

Her sene bu zamanlarda yazılıp da, hiçbir zaman yollanmayan karalamalar bunlar. Zamandan bahsettiğime bakma sen, bunlar aslında zamanı olmayan mektuplar. Yıllar geçmiş olsa bile üzerinden ya da sadece birkaç saniye ne farkeder ki, sen hala aynı yerde aynı şekilde kaldıktan sonra zaman “şimdi” değil midir...Ve her nerede olursa olsun, ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın bir baba her zaman kızının yüreğindedir.


* Kahramanları, içeriği farklı olsa da özünde aynı olan bir öyküye; sevgili coffeé'ye...

Görsel: Devianart