16.09.2009

BAZEN...

Bazen tek bir cümlede takılıp kalıyorsun; virgüle ihtiyaç görülmemiş, noktası çoktan konmuş tek bir cümle. Her kelime çekip gidiyor yanından, her sözcük başka başka anlamlarda başka hayatlarda yer buluyor. Gün geceye dönüyor kaç kez, iklim değişiyor. Bildiklerin bilmediklerine yenik, sen bir orada bir burada, ne kendine, ne hayata sığmayan kimlikler yaşıyorsun. İçinde birikmiş ama bir türlü kuramadığın cümleler. Hep devrik kalıyor başkalarına sığınmak...

Sonra birden; ben benim diyorsun, akıyorsun zamana. Zamanda ağır aksak yaşamaya çalışıyorsun. Hangi sen içinin sindiği, hangisi koca bir tuzak, hangi sen sana hiç olmadığı/n kadar uzak hiç düşünmeden...

Bazen tek bir cümleye takılıp kalıyor işte hayat. Tek bir gecenin sabahı bekleniyor halihazırda, tek bir dokunuş tendeki, yüzdeki tek bir gülüş, tek bir bakıştaki göz, tek bir dildeki söz...Zaman işte tam da orada donup kalıyor. Sözcüklerin kalmıyor yeni cümleler kurmaya...Suskunluğun kendi içine bile sığamıyorken ne kadar da zor duyuluyor başkalarının sözlerinde fısıldanmak...

Sonra birden; ben kimim diyorsun, soruyorsun zamana. Zamanda o kaybettiğin kendini arıyorsun. Hangisi gerçekti, hangisi sadece bir düş, hangisi yüreğinden, aklından telafisi olmayan bir düş/üş hiç anlamadan...

Bazen...
Geçip gidiyor da herşey
Sen sadece bekliyorsun.
Aslında kendini;
Sadece kendini beklediğinin farkında olmayarak...


Görsel: Deviantart

11.09.2009

YORUM/SUZ

Bugünlerde sadece yağmur değil, acı üzerine acı yağıyor üzerimize. Sel felaketi, şehitlerimizin haberi, ve Zonguldak’ta göçük altında hayatını kaybeden işçilerimiz...

Bugünlerde özellikle dünkü sel felaketi sonrası görüntülerin ardından o bildiğimiz ama dile getirmediğimiz sorular gün yüzüne çıkıyor hem de tüm birikmişliğiyle. En çok da tekrar sorgulamaya başladığımız insanlığımız...

Ve bugünlerde nereden alıp da kırmızı defterime yazdığımı hatırlamadığım, kime ait olduğunu bilmediğim şu satırlar dolanıyor aklımda, yüreğimde;

Ve bir kırmızı şeytan
Seyreyledi dünyanın halini
Güneşteki kızıl köşkünden
Ve sonra döndü ardına seslendi
Bak ey Tanrı, bak da
Gör bana üstün saydığın
İnsanoğlunun halini...

***İnsanlığı sorguladığımız bugünlerde uzağı yakın edip hala güzel yürekli insanların varlığına dair bana umut veren sevgili Belgin’e, IDEA’ya ve Ahmet’e çok ama çok teşekkürler...
Görsel: Deviantart

10.09.2009

UTAN/MAK

Dün sabah yaklaşık 5 saat süren çabalarıma rağmen işyerime varamadım ve yağmur altında küçük bir İstanbul turu yapmış olarak yarı yoldan eve dönmek durumunda kaldım. Şaşkın, sinirli ve öfkeliydim yaşadıklarıma ama sustum, içime attım. Ben eve varabildim varmasına da bu sefer İkitelli yollarında servis aracı içersinde bir süre mahsur kalan kızkardeşimde kaldı aklım. Şaşkınlığın, sinirin ve öfkenin yanına endişe, merak ve korku da eklendi. Annemin panik haline karşılık benim serinkanlı olmam gerek diye düşündüm; yine sustum ve yine içime attım. Derken eski ve yakın bir dostun babasının saçmasapan bir cinayete kurban gittiği, annesinin de yoğun bakımda olduğu haberini aldım. Varolan hislerime eklenen yenilerine bir ad koyamadım; tanımsız kaldım.

Bütün gün televizyonlarda yaşanan felaketle ilgili haberleri izledim, görüntüleri seyrettim. Kendi yaşadıklarımın koca bir hiç olduğunu kahrolarak fark ettim. Megakent İstanbul’un, Avrupa kültür başkentinin içler acısı halinin başımızdakiler tarafından “derenin intikamı”, “insanların suçu” olarak tanımlanmasını bu sefer şaşırmayarak dinledim. Derken insanlar can derdindeyken mal derdine düşen bazı kendini bilmezlerin “yağmalama” olaylarına, hatta bir vatandaşımızın “ne yapıyorsunuz” şeklinde kendisine uzatılan mikrofona yüzünde pis bir tebessümle ve ağzında eveleyip geveleyerek “insanlar oruç tutmazsa böyle olur” şeklindeki açıklamasına denk geldim. Ve sonra düşündüm kendi kendime içim acıyarak. Gerçekten bunların sorumlusu insanlar değil miydi aslında, biz değil miydik? Kaybettiğimiz zaman, mal ve en önemlisi canlar için hani sürekli kendi kendimize şikayet eden ama bir türlü ses çıkart/a/mayan, değiştirmek adına bir şey yapmayan, en azından çabalamayan ben, sen, o, bizler değil miydik biraz da...

Sizi bilmem ama ben kendi kendimden utandım...