Pages

GÜN/ON ÜÇ

21.09.2012

Ne garip...bir zamanlar varlıklarını an ve an kendine eklediklerinden, şimdi geride bıraktığın her günü birer birer düşüyorsun. Kimbilir belki de böyle avutup kendi kendini, vazgeçişlere, eksikliğe, sessizliğe böyle alışmaya çalışıyorsun.

Sakinleşiyor zamanla hayat. Sakinleşiyor zamanla insan. Aklında, yüreğinde, vücudunun her zerresinde dolaşıp duran, çarptıkça acıtan ve bağırtan acı bile, içine yavaş yavaş yerleşip sakinleşiyor bir süre sonra. Bir elin aklında, diğeri yüreğinde kendine kalıyorsun sadece. Kendinle kalıyorsun. Sanki en başından beri hep varmış gibi içinde bir yerlerde, melodisini hatırlayıp da sözlerini unutmuş olduğun bir şarkı gibi, hayra yorarak başkalarının bakışlarındaki deliliğini, kendi kendine mırıldana mırıldana alışıyorsun. Suyun üzerinde sektirilen bir taş gibi belki de; ne var , ne de yok, ne içinde, ne de dışında...Dibini görebildiğin ve her damlasını hissettiğin bir su birikintisinin üzerinde hayata değe değe durmaya çalışıyorsun. Yaşıyorsun.

Yaşıyorsun işte böyle. Değişen pek bir şey yok. Hala zor ve bir o kadar acı. Hala soruların, sorguların, kendinle, geçmişle hesaplaşmaların var. Ve hala her şeye rağmen düşünüyor, özlüyor ve seviyorsun. Ama işte bir süre sonra bırakıyorsun ya artık kendini hayata, acı dahil hiçbir şeyi ertelemeden, sadece kendi içinde olması gerektiği gibi yaşıyorsun. Sakince ve zamanla geçer aldanışlarına kanmadan üstelik. Geçmez çünkü, biliyorsun...



ZAMAN/LA GEÇER (Mİ?)

19.09.2012




Zamanla geçer, derler. Geçer elbet. Ama, zaman geçer. Geçip gider üstüne bir çizik atarak. Bazen ekleyip sana, bazen senden birer birer çıkartarak. Zaman geçer gider hiç bakmadan ardına, geçmişe hiç takılmadan, seni hiç görüp duymadan. Ama sen geçmezsen eğer o zamandan, içindeki yaradan, acıdan, karanlıktan vazgeçip de kaldırmazsan eğer başını gökyüzüne, geçmez işte. Gerçekten bitmesi için zamanla değil, zamandan hiç değil, senden geçmesi gerek önce...

İşte sırf bu yüzden dostum öncelik sen olmalısın, öncelik sensin. Aşk, acı, hüzün, mutluluk kısaca hayat adına iyi kötü ne varsa onlar zaten en başından beri senin içinde. Sadece biri veya birşeyler gün yüzüne çıkarıyor içinde olanı. Evet dışarı çıkarmalarına, yaşamalarına ve yaşatmalarına izin ver. Ama senin içindeki hayatın, senin hayatının sahibi olmalarına sakın izin verme. Çünkü o sana ait sadece, bir başkasına değil. Bir başkası onu gün yüzüne çıkardı diye, asla böyle bir hakka sahip değil. Olamaz da...

Aynen öyle, yavaş yavaş çıkacaksın yüzeye. Ve evet, bazen yüzeye ulaşmak için dibe vurmak gerekir senin de dediğin gibi. Arada sırada tek bir sözle, tek bir bakışla yalpaladığın olacak. Yüzeye vardım sandığında, daha çok uzağında olduğunu fark ettiğin zamanlar olacak. Elinin, ayağının, aklının, yüreğinin uyuştuğu, tutmadığı anlar olacak. Sen geçmişi ardında bırakmaya çalıştıkça, geçmiş senin üzerine abanıyormuşcasına, boğuluyorum sandığın zamanlar olacak. Hatta ayağına takılı bir taş gibi seni tekrar dibe çektiği anlar da olacak. Ama eğer o taşı ayağına bağlayanın kendin olduğunu, en dibe inebileceğin gibi, istersen o halatı çözüp yüzeye çıkmanın da sadece senin elinde olduğunu unutmazsan o zamanların hepsinden geçer gidersin. Ve sen bunu yapabilirsin dostum. Sen bu güce sahipsin.

O yüzden içindeki deniz seni boğmadan, geçmişinde boğulmadan, çok geç olmadan çevir hadi başını tekrar gökyüzüne...


*Görsel: Deviantart


27 AĞTS

27.08.2012



içimin acımayan,

temiz kalan tek yanı

iyi ki doğdun

iyi ki varsın annem...









CEBİMDEKİLER

16.08.2012
“Lütfen üzerinizde metal olan her şeyi bırakın ve tekrar geçin” diyor güvenlik görevlisi, x-ray cihazının ben içinden geçerken çıkardığından daha metalik bir sesle. Genelde herşeyini çantasında taşıyan ve çantadan bir şey alması gerektiğinde bir hayli zaman harcamak durumunda kalan ben, bir yandan ceplerimi boşaltmaya çalışırken bir yandan da üzerimde metal olan ne var ki, diye düşünüyorum ister istemez.

Bir yanım diğer yanımı yalancı çıkarmak istermiş gibi birkaç madeni bozukluk çıkıyor cebimden. Şaşırıyorum, çünkü bozuk paraları cebime koymak gibi bir huyum olmamakla birlikte sırf bunun için taşıdığım bozuk para çantam bile var aslında. Unutmuşum herhalde diyerek tekrar geçiyorum ama yine aynı ses çıkıyor cihazdan. Bu sefer güvenlik görevlisi konuşmak yerine bakışlarını metalleştirerek üzerime dikiyor. Tekrar sokuyorum ceplerime ellerimi.

Eskilerden, çok eskilerden kalma bir sinema bileti, herşeyi saklama huyum tarafından günün süprizi olarak sunuluyor önüme. Aklıma o güne dair ayrıntılar geliyor, öncesine ve sonrasına dair görüntüler ışık hızıyla geçiyor belleğimden. Niyetlenip de dile dökemediğim birkaç güzel söz çıkıyor sinema biletinin peşisıra. Kısa cümlelere sığdırılmış uzun anlatılar, küçük notlara yazılmış büyük anlar, bir eşyaya yüklenmiş kocaman anlamlar...Kimlere ve hangi zamanlara ait olduklarını düşünüyorum kısa bir süre, derken bulmuş olmanın sevinci kaçamak bir tebessümle yerleşiveriyor hemen yüzüme. Sonra birden, yaşanıp da bitirilmemiş, anlatılıp tüketil/e/memiş bazı sıkıntılı anlar beliriyor aralardan bir yerlerden. Karanlık, can acıtan, yok sayılan, hatırlanmak istenmeyen...İçimin gölgesi yansımış olmalı ki gözlerime “iyi misiniz” diye soruyor güvenlik görevlisi yanıbaşımda, ben isteksizce ceplerimi boşaltmaya devam ederken.

Belleğin en korunaklı, gizli kapaklı odasının kapısı gizlice açılmış gibi, elimi attıkça kimilerinin varlığını benim bile unuttuğum, unutmuş gibi yaptığım bir sürü şey dökülüyor önüme. Yüzü olmayıp da izi kalan insanlar, cevabı verilmemiş sorular, sessizliğin örttüğü zamanlar, kabuk bağlamış yaralar, bitirilmemiş öyküler, öznesi olmayan cümleler, ertelenen acılar, sebepsiz kırgınlıklar, kişiler, sözler, yaşamlar...Geçmiş yaşanmışlıktan çok, bir yük gibi sıkışıp kalmış belleğimde, ağır bir koku gibi sinmiş üzerime, adımları belirsiz koyu bir gölge gibi takipte yüreğimi.

Ellerimi ceplerimden çıkartıp masaya koyuyorum yorgun bir ifadeyle. Ne çok doldurmuşum ceplerimi diye düşünüyorum önümdeki koca yığına bakarken. Gerekli gereksiz ne çok şey taşımışım, hala da taşıyorum bana ağırlık yaptığını, beni zorladığını, yorduğunu, önümü tıkadığını bile bile...Ben kendi yüzümü saklayıp sakınırken göstermeye, ceplerim olduğu gibi içimi yansıtıyor önüme. Ceplerim içimin aynası gibi...



*Görsel: Deviantart

DİLEK

9.08.2012

Yanımda ol istiyorum sadece. Bana gül, bana inan, bana güven, bana anlat. Bir sabahını paylaş benimle, bir öğlenini geçir, bir akşamına yürü yanımda, bir geceni uyu. Bir sözünü bağışla, bir bakışını emanet et, en sevdiğin şarkıyı söyle, bir niyetini ilet...

Dedim ya yanında olayım istiyorum ben sadece. Çok değil arasıra hatırlanayım. İsmim dudaklarına, cismim gözlerine zaman zaman düşsün yeter. Sen ara sıra sev beni, aklına estikçe mesela, yüreğine bir rüzgarmışcasına değip geçtikçe...Yoğun ve yorgun geçen bir günün ardından, hiç ummadığın bir anda, bir tebessüm olup konayım avuçlarına. Hafifçe eğ başını, kıs gözlerini, al beni yerleştir yüzüne. Orada öylece kalayım.



*Görsel: Deviantart

CLOSED

31.07.2012

ARADIĞINIZ KİŞİYE ŞU ANDA ULAŞILAMIYOR.

HAYAT ALANI KAPALI VEYA KAPSAMA ALANI DIŞINDA.

LÜTFEN DAHA SONRA TEKRAR DENEYİNİZ...



Görsel: Deviantart

ADAM!

20.07.2012
Ah sen!
Gözlerinin göğünde yeryüzünün en dibine düştüğüm adam!

Bu taşıdığın nasıl bir sevdadır ki; ellerindeki kanları siliveriyor bir dokunuşta. Var oluyorsun! Bu kendine duyduğun nasıl bir nefrettir ki; ölmek için öldürüyorsun her vuruşunda. Yok ediyorsun!

Hadi durma şimdi; bana cennetinden bahset! Ölümün içine işlediği adımlarınla geçir beni karanlığından. Yalanlarını sunarak akıt hayatı. Zorla! Kim kendinden kaçabilir ki zaten, sakın korkma!

Sonra cehennemini anlat bana. Bir sevdayla bağlandığın hayatın kıyısından bak gözlerime. Yüreğinin aydınlığını saç. Saç ki gerçek dile gelsin. Ve her kelimen düğümlesin zamanı. Her kelimen temize çeksin tüm yaşananları. İtiraf et, sakın susma!

Ah adam!
Ne cennet, ne cehennem, ne aydınlık, ne karanlık, ne başka yer, ne başka zaman! Sen bana sadece kendini vadet. Vadet ki inanayım. Gözlerindeki aşka! Gözlerinin aşkına!



*Görsel: Deviantart

BİR FOTOĞRAFIN ARDINDAN

11.07.2012
Olman gereken yerdesin şu anda. Kocaman bedenini sığdırdığın, değer verdiğin kadınla keyifli bir akşam yemeğini paylaştığın küçük bir masanın diğer yanında. Yerin neresi olduğuna dair tahmin yürütebilecek bir konumda değilim. Ne de olsa seni şu an sadece bir fotoğraf karesi üzerinden görmekteyim. Ama Arnavutköy’de bir balıkçı olduğu söyleniyor. Ve ben de söylenene inanıyorum. Ne yapabilirim ki zaten başka?

Hemen yan masada senin farkında olmayan bir adam var. Ya da baştan farketmiş olsa bile –ki eminim fark ettiğine- şu anda senin orada olmanın hiçbir önemi yokmuş gibi davranan bir adam. Bir sohbetin tam ortasında yakalanmış gibi bir tebessüm ve henüz tamamlanmamış bir cümle asılı kalmış sanki ağzında. Kendi masasında, kendi zamanında, kendi keyfinde olan bir adam. Sesi, şamatayı, sevincin, heyecanın coşkuyla karışık taşkınlığa dönüştüğü halleri, göz önünde olmayı sevmezsin ya pek. İşte şu an tam da senin olmasını istediğin gibi. Sakin, sessiz ve durağan...Çapraz masada da birinin oturduğu dikkatimi çekiyor ama bir erkek olmasından şüphelendiğim bu kişinin yüzünü hiç görmüyorum ki bunun bir önemi de yok zaten...

Üzerindeki ceket tanıdık. Ekim soğuğundan –eskiden serin derdik belki ama bu sene gerçekten soğuk- bir parça da olsa koruyor olsa gerek seni. Tarihini hatırlamadığım, uzun saçlı zamanlarından kalma bir fotoğrafın geliyor hemen aklıma. Üzerinde aynı ceket, yanında fotoğraftan kesilip atılmış, kim olduğu belli olmayan biri. Fotoğraf yine benzer zamanlarda hatta belki de daha soğuk bir ayda çekilmiş olmalı ki boynunda yeşil bir de atkı sarılı. Gözlerinin rengini ortaya çıkaran yeşil bir atkı...

Sağ elin, belki anlamsızca, belki anlattığın şeye kendini kaptırmış olmanın etkisiyle, belki sadece bir refleks, belki de senin için çok değerli bir çift eli avucunun içersine almak amacıyla havaya kalkmış olan sağ elin, o an için boşta, çenene yakın bir yerde asılı kalmış. Avuç içini saklamak istermişcesine kıvrılmış parmakların. Tamamlanmamış, gevşek bir yumruk gibi geliyor bir an için elinin görüntüsü sanki anlamını kendine sakladığın. Ama biliyorum ki sadece şaşkınlıkla yapılmış, başka bir niyetin yüklü olmadığı bir yumruk bu. Amaçsız, öylesine...

Akşamın karanlığını aydınlatan bir fener var masanın üzerinde. Işığı, solunda duran su dolu kadehine yansıyor. Senin gözlerindeki ışıksa tüm yüzüne...Bu bakışı biliyorum ben. Bu huzur, bu keyif, yüzüne yerleşip kalmış olan bu içten tebessüm hiç yabancı değil. Çok iyi tanıyorum. Gözlerin, yüreğine gelip yerleşen koca bir yaşamın habercisi. Birken iki olmuş gibi bakıyor artık. Sadece aşk bakıyor, aşktan bakıyor. Mutlusun, ve bu öyle belli ki...

Olman gereken yerdesin şu anda. Bu hayat oyununda, başrolü seninle birlikte paylaşan diğer kahraman, esas kadınla birlikte büyük bir tutkuyla bağlı olduğun sahnenin diğer yanında. Bense hiç olmak istemediğim ama hiçbir zaman da çıkamadığım izleyiciler arasından her zaman olduğu gibi seyretmekteyim seni. Olmam gereken yerdeyim yani. Salonda, numaralı koltuğumda oturuyorum işte. Sessiz, sakin, varken yok gibi...Bakma sol yanımın ağrıdığına, ağırlığına. Yüzümdeki, yüreğimdeki solgunluğa, sarılığa kanma sakın. Bilirim geçer. Son-bahar bu ne de olsa. Aldanma mevsimi...


*Görsel: Deviantart

KENDİMİN GİTMELERİ

5.07.2012
Bir kapı eşiğinde bekliyordu, herhangi bir mevsimden kalma geçmiş zaman sözleriydi kendine yinelediği, eksik birşeyler vardı hareketlerinde, bir yarımlık, bir aksaklık, sanki uzatıp da elini kapatamadığı, adını koyamadığı bir yaşamdan üzerine hep hüzün, hep acı, hep yalnızlık esiyordu.

Üşüyen yüzüne baktım uzun uzun, ama okuyamadım zamanı. Ne bir kelimesine eklenebildim geçmişinin, ne de varlığım şimdiye değebildi, kendime bile yabancı kalıverdim bir anda, oysa o üzerine sinmiş eski zaman kokusu, hatırlayamayacağım uzun yollardan, yüzleşemeyeceğim anlardan, dile dökemeyeceğim hatalardan, çok uzaklardan geliyordu.

Hem herkesi andırıyordu, koca bir kalabalıktı kendini bile zor taşıyan, hepimizden bir parça vardı içinde, bir bakış, bir ses, bir yüz, bir iz, hem de bana, sana, ona, ardımda bıraktıklarıma, eski bir fotoğraf karesine, belleğin sakladığı pek çok ana, henüz düşlenmemiş bir yüze, hiç varılmamış bir zamana, hiçbirimize, hiç kimseye benzemiyordu.

Neden sonra farketti baktığımı. Gülümsedi. “Rüzgarın esmesini bekliyor şimdi yüreğim” dedi, belli belirsiz bir sesle. Bir aynanın karşısında kendi kendine konuşur gibiydi, zaman akmıyordu.

Geçmişim, içimin denizinde can çekişen bir balık gibi, çekip de almalı, kurtarmalı onu artık. Alıp, aklımın kıyısından, anılarla beslediğim bir ömrün okyanusuna salmalı...”



*Görsel: Deviantart

ÖZGE'ME...

29.06.2012












kucak açtığın gökyüzü
sadece gözlerinde değil,
yüreğinde de olsun;
aşk dolu, umut dolu
ve her daim mavi...
nice senelere kardeşim
iyi ki varsın,
iyi ki!

ŞİMDİ!

20.06.2012
zamanı şimdi!
ne öncesi ne sonrası değil.
tam da bu vakit;
ellerinin ellerime,
gözlerinin gözlerime,
sözlerinin sözlerime
eklendiği bu an.

o yüzden sen adam
ne geçmişin gölgesinde harca beni
daha hiç yaşa/t/madan.
ne de geleceğin bilinmezliğinde yor.
sen sadece şimdi’den bak bana.
şimdi’de yaşa ve yaşat.
beni sadece şimdi’de/n sor!



*Görsel: Deviantart

ZAMAN

13.06.2012













Zaman...

Hafızama kazıdığım kadarsın, kazındığın kadar. Benden öte değilsin aslında. Benim kadarsın. Ne yaşadıysam, ne yaşattıysam o kadar varsın yüreğimde. Bazen koca bir ömüre hiçbir şey sığdıramamış gibi, boş ve anlamsız gelirsin. Geçip gidersin yanıbaşımdan, ne tutarsın beni kendi ellerinde, ne de tutulabilirsin. Bazense sadece 1 dakikaya bile koca bir ömür sığdırırım da ben, hep o anda kalıverirsin, hep o anla hatırlanırsın içimde...Adın mutluluk olur, güzellik olur, yaşam olur hep öyle dillenirsin...

Zaman...
Ben varsam varsın.
Ben koyarım adını
Ve sen o adla bende kalırsın...





*Görsel: Deviantart

4TMMZ

5.06.2012
Sana daha önce kendimi hiçbir yere ait hissetmediğimi söylemiş miydim? Geçmişin kökleri ne derece sağlam ve sıkıysa o kadar çok ve güçlü olur derler ya hani bu bağlılık, bu ait olma hali. Belki de ben; unutmuş gibi yaptığım ve çok ama çok derinlere atıp bir daha gün yüzüne çıkarmadığım içimdeki kopuk kopuk geçmiş parçaları yüzünden kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. Ve bunu da en çok sıradan gündelik yaşantımın dışına çıkıp da, bu haftasonu yaptığım gibi, başka şehirlerin, başka insanların, başka hikayelerin misafiri olduğum zamanlar anlıyorum.

Dün sabah denize karşı kurulu kahvaltı masasında da, o sıcağa rağmen yapılan ve saatler süren sahil gezintisinde de, çarşıda sokak aralarında dolaşılıp çay bahçelerinde verilen molalarda da, eve dönüşte yorgunluk nedeniyle 1 saatliğine sığınılan yarı uykulu yarı uyanık zamanlarda da, çatlayana kadar yediğim akşam yemeğinde de, balkonda deniz manzaralı ve bitmek bilmeyen davullu zurnalı kına alayının eşliğinde içtiğimiz şaraplarda da, gecenin sonunda çok uzaklardan gelen ama hemen yanıbaşımızdaymışcasına dinlediğimiz fasılda da, sana yazdıklarımda da bu düşünce içimde bir yerde hep vardı. Ve biliyorum ki ben nerede ne yapıyor olursam olayım hep de olacak...

İşte bu yüzden; bir sırt çantam olmalı benim, içinde birkaç önemli eşyam sadece. Ve ben yollarda olmalıyım, başka başka şehirlerde, başka başka insanlarla, başka başka öykülerde. Ne tanıdık ne de bir yabancı olmalıyım gözlerinde. İlk defa gelmiş gibi meraklı ve çekingen ama sanki öncesi de varmış gibi sıcak, samimi ve doğal karşılamalı, karşılanmalıyım. Tadını çıkarmalıyım orada olduğum her bir anın ve sonra tadında bırakarak her şeyi, alışmadan ve alıştırmadan gitmeliyim. Ama ardımda mutlaka birkaç insan, birkaç bakış, birkaç kelime, birkaç iz bırakmalıyım kendimden. Çok değil ama; beni tanımalarına yetecek ve bir o kadar da bana yabancı kalacak kadar. Bir gün o şehre tekrar gelecekmiş gibi ve bir o kadar da bu gidişin bir dönüşü olmayacakmış gibi. Ne ait olmalıyım, bağlanmalıyım o şehre ne de tamamen köksüz ve bağsız bir yabancı olarak kalmalıyım. Hiçbir zaman bulamayacağını içten içe bilse de hanını arayan bir yolcu gibi olmalı benim varlığım. Her seferinde hem bir geri dönüş hem de bir terk ediş gibi...



*İlk yayın tarihi: 05/07/10’
**Görsel:
Özge Baki

İNSAN BAZEN...

18.05.2012
İnsan bazen gerçekten bilemez. Oysa pek çok şey gözünün önündedir aslında. Hatta yetinilmemiş, açık seçik ifade edilmemiş olsa bile, söz de eklenmiştir üzerine. Bir şekilde dile getirilmiştir. Ama yine de insan göremez bazen işte. Duyamaz, anlayamaz. Bazen gerçekten bilemez nerede olduğunu, durduğunu, kaldığını ve nasıl devam etmesi gerektiğini. Hiçbir fikir yürütemez. Kalıverir sadece elindeki soru ve cevaplarla. Bilmediğindedir bütün bu şaşkınlığı...

İnsan bazen karar veremez, emin olamaz seçeneklerden. Olasılıklar üzerine sürekli fikir değiştirir. Olumsuz düşünür gözükse de, içten içe hep tersi beklenir. Hani ne olduğunu ne olacağını, nereye varacağını bilir de belki içten içe, cevaba hazır olmadığından o soru sorulmaz bir türlü kendi kendine. Zamanı gelmez. Cevabı söylenmez. Hep karşıdan beklenir. Gelir mi gelmez mi bilinmez. Kalıverir sadece elindeki soru ve cevaplarla. Bildiğindendir bütün bu sessizliği...

İnsan bazen...



Görsel: Özge Baki

ZAMAN/SIZ

3.05.2012
olmadı!

sen saklarken yelkovanı
geçmişinin saatinde
bir gölge gibi sızardı içime
akrebin/in zehri
yazık ki zaman bile
senden yanaydı...

sen dün kaldın hep bende
ben sana hep yarım
hep yarın!

*İlk yayın tarihi: 20/04/11’
**Görsel:
Deviantart

DİYALOG

18.04.2012
-Ö: Her cümle ucu açık cümledir. İnsan ilişkilerinde nokta anlamsız bir işarettir. Ya da kendine ihanet eden bir işaret. Nokta, arada kendini bir şey zanneden, ama virgülden öte bir şey olamayan bir varlıktır. Nokta koysan da koymasan da evrilir bir şeyler. Nokta koysan da koymasan da devrilir bir yerlere...

-Ben: Evet haklısın aslında. Nokta koysan da koymasan da birşeyler devrilir ve evrilir gerçekten de. Ama nasıl demeli; o nokta konmazsa eğer cümleler bir şekilde o uzantıda devam etmez mi? Hani noktalı virgül misali; aynı olmasa da yakın, yandaş, sırdaş, üzerinde hala ilk söylenenin gölgesi kalmış, sanki biraz eksik biraz yarım bir cümle gibi olmaz mı devamında kurulanlar? Olduğu gibi, olduğu haliyle bırakmak yinelemek olmaz mı zaten doğru dürüst kopamadığımız eskiyi? Böyle bir durumda yine bir cümle için değil de yeni bir cümle için nokta gerekmez mi? İnsan en azından buna inanmak istemez mi?

-Ö: Cümlelerin ucu açıksa gerçekle niyet birbirine karışıyor evet. Ama eğer bu, gerçekle niyeti beslemek ve niyeti gerçek yapmak içinse söyleyecek bir şey yok. Öte yandan, şunu da söylemeliyim ki insanlar her şeyi anlarlar emin ol...Anlarlar ama duymak isterler, anlarlar ama görmek isterler, anlarlar ama ucunu açık bırakma isterler...Herkes her şeyi anlar ama bazen anlamak istemez, bazen anlamamazlıktan gelir, bazen kelimelerle kendini sınırlamak ve bir sorumluluk altına girmek istemez, bazen başkasından bir adım bekler...

-Ben: Konmamış bir nokta umuttur ya aynı zamanda. Belki de insan anladığı halde, bildiği halde, zaman zaman başka yerlere çektiği halde, sırf o umudun hatrına, sırf o umut her şeye rağmen yaşasın diye kendi koyamaz da o noktayı, gelsin o koysun diye bekler. Sadece o koysun ister.



*Hayatımda olduğun, bana kattıkların ve en önemlisi varlığın için yine, yeni, yeniden teşekkürler sevgili Ö.


**Görsel: Flickr.com

RÜZGAR

12.04.2012
Rüzgarım. Asi, başına buyruk, ama buna rağmen gittiği yeri bilen. Usulum bu aralar. Sakinliğim baharın habercisi. Hafifçe, belli belirsiz süzülüveriyorum aralık bırakılan pencere kenarlarından, sokak aralarından, çocuk seslerinin yankılandığı evlerden, pürtelaş yaşanıp da giden hayatın içinden. Yavaşca değiyorum gözlere, yüzlere, kilit altı saklanan yüreklere. Değiyorum ve gelip geçtiğim yerlerden, değip geçtiğim yüreklerden topladığım masalları fısıldıyorum her birine. Vazgeçilmiş düşlerden, söylenmemiş sözlerden, kendilerinden bile sakladıkları hayallerinden bir şarkı tutturup söylüyorum.

Rüzgarım ben. Asi, başına buyruk, ne istediğini bilen. Geçmişten esip geliyorum önce; takılıp kalınmasın sakın, o dökülen yapraklar hep eski günlerden. Geleceğin belli belirsiz tasvirini çiziyorum düşüncelere; ne de olsa bahar her daim yenilenme mevsimi. Ama en çok şimdi’de konaklıyorum, şimdi’de biriktiriyorum bütün iyi niyetleri, dilekleri. Sen de farkındasın aslında; içindeki hayat sadece şimdi’de gizli. Dedim ya rüzgarım ben. Sen bana yüreğini aç yeter. Üşütmeyen ama şöyle bir silkeleyip kendine getiren varlığımla hatırlatırım sana her daim kendimi, kendini...



*İlk yayın tarihi: 24/02/11’

GELEN'E...

5.04.2012
Hiç aklımda olmayan bir zamandı, diyor. Düşünmediğim, beklemediğim, yüreğimde hissetmediğim bir zaman. Unutulanların, geçici bir hafıza kaybı yaşanmışcasına birdenbire hatırlatıldığı bir zaman. Zaten hep böyle anlarda gelmez mi diye, senin düşünmene fırsat bile vermeden karşına çıkıveren bir zaman. Göz önünde olana dair, göz önünde yokmuşcasına heyecanlandıran bir zaman. Bilinenlere rağmen, bilinmeyenin yoklandığı, istendiği, merak edildiği bir zaman. Sen öylesine umarsızca salınıp giderken hayatın içinden, burada ben de varım dercesine seni silkeleyip kendine getiren ve sarıp sarmalayan bir zaman...

İşte böyle bir zamanda geldi, diye ekliyor sonra. Sadece o’nunla gelmedi de üstelik. Bana sadece o’nu getirerek, varlığını birdenbire hayatıma ekleyerek gelmedi. Beni kendime ekleyerek geldi önce, varlığımı ilk önce bana hatırlatarak geldi. İçimdeki pek çok yastık altı hayallerini günyüzüne çıkararak geldi. Anahtarları belki de bilerek kaybedilmiş kilitli kapıları açarak, bekleme odalarından beni çıkararak geldi. Baharın habercisi gibi geldi, kıştan beni silkeleyip çıkarırcasına...Şairin dizelerindeki gibi; öyle bir zamanda geldi ki vazgeçmek mümkün olmadı. Vazgeçilmedi...




*Görsel: Flickr.com

NİSAN

2.04.2012
Nisan ayında iyimserlik, tıpkı yeryüzünün çekirdeğine yakın yaşayan ve dünya yıkılsa ölmeyecek olan kalın kabuklu böcekler gibi toprağın yedi kat dibinden çıkar ve göğün yedi kat üstüne tırmanır...Tam her şey bitti derken yeniden yaşama dönen bir hasta gibi...hayat yeniden bir şeylere kanar...ölümsüzlük hevesine kapılır...bir kabustan uyanır...gözleri bir daha hiç kapanmayacak sanır...aldanır.


ŞAHBAZ’IN HARİKULADE YILI 1979
MİNE SÖĞÜT



Görsel: Flickr.com

KENDİM/L/E KONUŞMALAR-XV

27.03.2012
Unutmak diye bir şeyin varlığına hiçbir zaman inanmadım. Bana göre; belleğin gizli kapaklı odalarında, tozlu raflarında duruyordur sadece olanlar ve göz önünde olmadığı için gözardı ediliyordur. Bu yüzden unutmuş gibi yapar ya insanoğlu en fazla. Ve buna kendi bile öyle çok inanır ki çoğu zaman, gün gelir unutuğunu sanır. Bu inancın büyüklüğüne, zamana, yaşanana ve daha pek çok etkene bağlı olarak da ya zaman zaman açılır o kapılar, çıkar her şey gün yüzüne ve hatırlanır ya da o odaların anahtarları hiçbir zaman bulunmaz, hiç açılmayan kapıların ardında yaşananlar unutulmuş sanılarak kalır.

İşte bu yüzden; unutmak diye bir şey yoktur bence. Unutmuş gibi yapmak, unuttuğunu sanmak vardır sadece...




Görsel: Özge Baki

KİM/LİK

20.03.2012












kimsin sen?
hangi addan çağırmalı seni?
aynalardan hangi yüzünü toplamalı?
gidip de geldiğin yerlerden
hiç yer edin/e/mediğin yüreklerden
terk ettiğin ve edildiğin tüm iyi niyetlerden
hangisini sadece sana yormalı?

ne hayalin var?
kaçına sahipsin, kaçında mağlup?
zamanın neresinde takılı aklın?
kaç tekbaşınalığın çoğaltırken seni uçsuz bucaksız,
hangi kalabalıklarda azalıp kaldın?
sahi kimsin sen?
ne kadar kendinsin
ne kadarına bir yabancı?
avuçlarında hangi yaşamların gizleri saklı?

Gittiğim ve geldiğim yerlerden, zamanlardan bir türlü yetinemediğim, sığınıp da kendi içime kendime yetmelerimden, yaşayıp yaşayıp ölmelerimden ve her seferinde yinelemelerimden, hayatın tam da bitti dediğim yerinden kendimi yeniden bulup çıkarmalı. Ay bir sis bulutunun ardında şimdi. Güneşten çok uzak. Güneş belki de bir tuzak. Bil/e/mediğim...

sahi kimsin sen?
ne hayalin var?
hangisi gerçeğin?




*İlk yayın tarihleri: 02/07/09’ ve 25/08/10’
**Görsel:
Deviantart

BİR KUŞ DA BİZ UÇURALIM!

8.03.2012














Bir kuştu,
Allı allı bir kuş.
Her tüyüne bir çiçek bağladılar
Uçmadı o.

Bir kuştu,
Mavili mavili bir kuş.
Her tüyüne bir boncuk bağladılar
Uçmadı o.

Bir kuştu,
Yeşilli yeşilli bir kuş.
Her tüyüne bir çocuk kordelası bağladılar
Uçtu o.



ÇOCUK KUŞ
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA




Elvan arkadaşımız bir öğretmen. Diyarbakır’da Gözalan İlköğretim Okulu’nda...Elvan öğretmenimizin 15 kişilik anasınıfını dolduran pırıl pırıl çocukları var; her biri birbirinden güzel, birbirinden çocuk, birbirinden akıllı...Ve her birinin yüzünde, yüreğinde yarım kalmış bir gülücük saklı...Çünkü bu çocuklarımızın kırtasiye malzemelerinden giyeceğe, kitaptan temizlik malzemesine kadar pek çok şeye ihtiyaçları var.

Bir kalem, bir kitap, ayakkabı, oyun hamuru, oyuncak, gönlümüzden ne koparsa...Hadi bir kuş da biz uçuralım gökyüzüne, bir gülüş de biz olalım yüzlerinde, yüreklerinde... Umutlarına ortak, düşlerine yol, geleceklerine destek olalım.




*Ayrıntılı bilgi için lütfen bu sayfayı ziyaret ediniz.


**Gönderileriniz için adres;
Gözalan İlköğretim Okulu
Öğretmen Elvan Dinler
Kayapınar/Diyarbakır

BİL/MEK

28.02.2012
Adını biliyorsun. Dudağımın ucunda takılı, düştü düşecek avuçlarına. Ama sen söylenmesine ramak kalmış o iki heceye bakma ve kelimelerin sıradanlığına, hali hazırdalığına kanma sakın. Senin asıl adın henüz yaratılmamış bir dilin ağırlığında. Olmakla olmamak arasında, gelmekle gitmek, söylemekle susmak sırasında. Geceyle gündüz gibi, bir üşütüp bir ısıtır gibi, her yarala/n/dığında sil baştan onarır gibi. Senin asıl adın dudağımın değil, yüreğimin iki ucunda. Hayattaki cehennem, ölümdeki cennet gibi. Şimdi sorsan tekrar bana, kaybetmişken bende kendini. Açıp da göstersem sana bir bir yüreğimdekileri, dile döküp de tekrar söylememe gerek var mı?

İçini biliyorsun. Denizin dalgalı bugünlerde, soğuk, maviden ırak. Bir ıslık gibi çalıyor kulaklarında geçmişin. Yüreğin yorgun, yüreğin belki de en çok kendine t/uzak. Başının üzerinde dönüp duran kuşlar fırtına habercisi. Her şeye rağmen gözümü karartıp da salsam kayığımı enginlerine. Bulaşmış olsam bir kenarından, kaybolup gitsem o ucu bucağı gözükmeyen sessizliğinde. Karanlığında eğilmesem, korkmasam, yenilmesem. Bekleyip de zamanını denk gelsem durgun sularına. İlk defa ayak basılmış gibi darmadağın topraklarına, kıyılarına çıkıversem. Destursuz dalıp da içeriye, yüreğine girmeme izin var mı?

Hayatı biliyorsun. Kimilerine göre bir oyun; rolleri, kuralları, özneleri, cümleleri değişen. Kimilerine göreyse gerçeğin en düşsüz hali. Bir gün var bir gün yok, bazen simsiyah, bazen renkli. Hep bir saklama, saklanma şekli. Ama ben olduğum gibi gelsem, geçiversem karşına. Ne oyun, ne gerçek, ne masal, ne düş vadetmesem. Sadece ben olsam, sadece seni istesem. En azından bu sefer denemeni beklesem. Bırak aşk boyunu aşsın desem uzatıp da elimi. Aynı denizde benimle birlikte yüzmeye cesaretin var mı?




*İlk yayın tarihi: 11/11/10’
**Görsel:
Flickr.com

İHTİMAL

21.02.2012
İhtimaller çok. Ve ne çok düşünür insanın beyni böyle zamanlarda. Aklın sınırlarını zorlayıp durur sürekli. Kimi düşe yakın, kimi gerçeğe, yeni yeni fikirler üretir. Birini alır ekler diğerinin üzerine, olmadık anlardan olmadık olasılıklar türetir. Olumsuzluklar da gelir elbette akla ama o taşlar, tuzaklar, yol üzerindeki duraklar, geri dönüşler hatta hiç gitmeyişler ne var ne yoksa o yolun üzerinde, hep geriye itelenir. Hep iyiye, güzele, istediğine çıksın ister yolun/un sonu. Duası, dileği, niyeti hep bu yöndedir.

Ama ben şimdi, şu anda hiçbir şey düşünmüyorum.

İhtimal belki de hiç yok. Ne çok kararır insanın yüreği böyle anlarda. Göz kör, dil lal, kulak sağır kalır. Canı acır, farkında bile olmadan can acıtır hatta. Asılı kalıverir tam da o sınırda. Gevşer hayatla olan tüm bağı; koptu kopacak sanır ip, taşıyamaz sanır artık bu ağırlığı. Kendi mi hayata, hayat mı ona küs anlayamaz. Anlamak da istemez ya zaten kendi sorularına kendince vardır bir cevabı. Dua, dilek, niyet biter. Yaşam kendi dışındaymışcasına, bir pencere kenarından akıp gider.

Ama ben şimdi, şu anda hiçbir şey hissetmiyorum.

Gerçek; şu an durduğum sınır. Çaldığım ve cevap beklediğim kapı önü. Açılır mı, açılmaz mı, yoksa aralık mı bırakılır bilmiyorum. Ben sadece ellerim ceplerimde, dudağımın ucuna takılı kalmış ince bir şarkı, bir çocuk heyecanı ve kendinden emin birinin kararlılığıyla tam şu anda, tam da senin kapının önünde, bekliyorum.

Ve biliyor musun içim çok rahat. Çünkü sen şu an olduğun halinle, şu an olduğun yerde bile benim için zaten bir artısın. Biliyorum.




*Görsel: Flickr.com

DUVAK/THE PAINTED VEIL

15.02.2012













-Neyi tuhaf buluyorum biliyor musunuz? Kocanızın size hiç bakmamasını. Duvara bakıyor, yere bakıyor, ayakkabılarına bakıyor...

Ama ona bakmıyor. Evet, artık Kitty’ye bakmıyor. Neden diye sorulduğunda Walter için verilebilecek birçok cevabı var bunun. Ve hatta eşi Kitty için de. Oysa daha ilk karşılaşmalarında, Kitty, o aşkı arayan, mağrur, maceraperest, kendinden emin Kitty, umursamaz ve rahat halleriyle merdivenlerden inerken, bir bakış yetmişti Walter’ın ona aşık olmasına. Tek bir bakış! Bu bakışın, bu aşkın karşılığı yoktu belki ama Walter her şeye rağmen sevilebilme umudunu koymuştu ortaya. Kitty ise kendini sıkışmış hissettiği hayatından kurtulma zorunluluğunu ve mecburiyetini. Ah Walter Fane; zeki, sessiz ve sakin, sevecen ve erdemli doktor! Umut etmek yeter mi sandın bir aşkın karşılık bulmasına? Yetmezdi elbet. Ve yetmedi. Önce başka bir aşkın yanılsaması girdi aralarına. Sonraysa, öfke girdi, acı, hayal kırıklığı, zorlama, kimin haklı kimin haksız olduğunun birbirine karıştığı bir suç ve ceza. Kitty aşkı arayanken aldatan oldu bir anda. Bir umut için beklerken aldatılan Walter ise, cezalandıran. Aralarındaki en başından beri var olan ama görülmeyen mesafeye gelince; o artık uçsuz bucaksız, derin, aşılmaz bir uçurumdu.

İki uçtaydılar onlar artık. Kime verildiği belli olmayan bir cezanın çekilmesi için gidilen ücra bir kasabada, ölümcül bir kolera salgını yüzünden cehennemin yaşandığı bir cennet parçasında, birlikte ama bir o kadar da uzakta ve yalnız devam ediyordu yaşamları. Walter için hayat ağır ve acıtıcı bir sessizliğin arkasında sadece görevini yapmaktı artık. Kitty içinse geçmiş zamanların gölgesiyle şimdi’nin çaresizliğinde yaşamaya çalışmak.

Derken zaman, çevrelerindeki hayatın gerçeklerini sunmaya başladı önlerine birer birer. Kaçmaya çalıştıkça, başkalarının gözlerinde ve sözlerinde yakalandılar birbirlerine. Her seferinde yeniden başlayıp o kıldan ince köprüyü kurmaya, her seferinde aynı yol üzerinde yeniden rastlaştılar. Birbirlerine yeniden bakmaya başladıkları an, üzerlerine örtülü o duvak da kalkmaya başladı aslında. Birbirlerini yeniden keşfediyorlardı artık; sil baştan, en baştan, olduğu gibi, çırılçıplak. “Birbirimizde hiç sahip olmadığımız nitelikleri aramak hataydı” derken Kitty ve bunu kabul ederken Walter, aslında her ikisi de üzerine hiç konuşulmayan geçmişi koyuyorlardı önlerine. Şimdi’yi yaşarken anlamaya çalışıyorlardı birbirlerini. Anlamak bağışlamanın yolunu açıyordu ne de olsa bağışlamaksa şefkatin...Bu yüzden belki de ölümün beklenildiği o son anlarda bile hala birbirlerine bakıp, birbirlerinden af diliyorlardı.

Ah Kitty, sevgili güzel Kitty! Sen ki; eninde sonunda ölecek bir şey için bunca emek harcamak ne aptalca, demiştin Walter sana çiçekleri sevip sevmediğini sorduğunda. Şimdi seneler sonra oğlunla, küçük Walter’ınla birlikte bir çiçekçi dükkanındasın ve artık farkındasın yaşam denilen boyalı peçenin ardında gizlenenleri. Söylesene hangimiz bakmasını bile bilmeden görme telaşında değiliz ki?

Ve sen Walter, sen aşkı için kendini bile küçümseyen Dr.Fane. Şanslıydın ki her şeye rağmen gerçeği söyleyen bir kadın vardı yanında. Soran ve sorgulayan bir kadın. Yıkılmış bir köprünün başındayken birbirini tanıma, anlama ve anlatma çabasıyla yeni bir yolculuğa başladın. Biliyor musun, en değerli ve bir o kadar da zor olan çaba belki de “görmek” için gösterilendir. Ve bazen en büyük yolculuk iki insan arasındaki mesafedir.




*Bu yazı “Duvak/The Painted Veil” filminin ardından yazılmıştır.
**Koyu yazılan bölümler filmden alıntıdır.
***İlk yayın tarihi: 04/02/11’

İDİLLER GAZELİ

10.02.2012










gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak

sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki granada, belki eylül, belki kırmızı

gövden ruhunun yaz gecesi mi ne
çok idil, çok deniz, çok rüzgar

çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a

aşk bile doldurmaz bazı aşıkların yerini
diye övgü, diye sana, diye haziran

heves uykudaysa ruh çıplak gezer
gazel bundan, keder bundan, sır bundan

gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan

hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan



HAYDAR ERGÜLEN



*Görsel: Flickr.com

GÜN/ON İKİ

8.02.2012
Orada bulunma amacımız sadece buymuş gibi; konuşup durduk birbirimizle bütün gece. Bir dostun doğumgünü vesilesiyle biraraya gelmiş küçük bir gruptuk, her birimiz hayatın başka bir yerinde kaybolmuştuk ve bulunamamaktan, kendimizi bulamamaktan dolayı sürekli yorgunduk. Birbirimizin kelimelerinde arıyor olmalıydık kendimizi ki; kimi zaman kahkaha, kimi zamansa hüzün eşliğinde tokuşturulan kadehlerin her havaya kalkışında ve masaya indirilişindeki arada, hayatı, sürekli hayatı konuşup durduk.

İşte tam da o anda; kadehler masaya yeni inmişken daha, hayattan bahsederken yine ve sadece bahsederken bile boğulmamak için sarılırken birbirimizin kelimelerine, içimizden biri, benim ona baktığımdan habersiz, kadehini tam karşısında duran eşine kaldırdı bir kez daha ama tek başına. Ve olabilecek en içten, en sıcak haliyle “aşk bu işte” diye mırıldandı.

Ve ben o adamın, benim duyduğumdan dahi haberi olmadığı bu bir tek sözüyle, hayatın olanca ağırlığının altında, boğulmaktan kurtuldum bir kez daha. Aşkın varlığına bir kez daha şahit olup şükrederek. Sahiden de aşk vardı. Sahiden de sen vardın.

Sahiden de varsın!



*Görsel: Flickr.com

HAFIZA

27.01.2012
Onu, karşısında bütün sakinliği ve yumuşaklığı ile gülümseyen iri kahverengi gözlere sahip bu ufak tefek kadını, hatırlamıyor. Hani biraz zorlasa kendini hafızasının gün ışığı girmemiş köşelerinden ona dair birkaç geçmiş parçası çekip çıkarması an meselesi belki, ama bunu yapmak için ne bir isteği var ne de cesareti. Hafıza, çoğu zaman balta girmemiş bir orman gibi değil midir; bildiğin ama girmekten hep çekindiğin koca bir orman...Oralara girip kaybolmak, oralara girip kaybolduğunu sandığın pek çok şey, durum, kişiyle bunca zamandan sonra böyle birdenbire yine, yeni, yeniden yüzyüze kalmak...Yok diye geçiriyor içinden, onu çok iyi hatırladığını söyleyerek çıkacağını hissettiği yolculuğun başında, belki de sırf güven vermek adına, ona sıcacık gülümseyen kadına. Ve daha fazla ilerlemeden ormana giden patikadan, hemen geri dönüyor.

Onu hatırlamıyor. Ama kadın onu gayet net hatırladığını söylüyor üstüne basa basa. Ve bunu kanıtlamak istercesine anılar bırakıyor önüne küçüklüğüne, çocukluğuna dair. Anlattığı her bir anıyı birbirine bağlasa ve çakıltaşlarıymışcasına takip etse belki de hafıza ormanına girip hatırlaması an meselesi ama Hansel’le Gratel geliyor hemen aklına ve de o kötü cadı. Anlıyor ki bu yolda devam ederse önüne çıkacak olan, anahtarı denizin dibine atılmış, varken yok sayılmış, kararmış, simsiyah bir kapı. Hemen değiştiriyor yolunu ve aynı şekilde sözü de değiştirip başka bir konu açıyor.

Onu hatırlamıyor. Ama bu, kadının o adamın kardeşi olduğu gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki. Keşke tam tersi olsaydı, diye geçiyor içinden ve o adamı hatırlamak yerine iri kahverengi gözleri güven veren ve sürekli gülümseyen bu kadını hatırlasaydı. Ama yazık ki sadece o adamı hatırlıyor. Korkuyla uyandıktan çok sonra hatırlanıp, tam anlamıyla ne olduğu farkedilen ve aklın bir köşesine hiç silinmemecesine yerleşen bir kabus gibi. Kendisine ayrı, ailesine ayrı itiraf etmek zorunda kaldığı, acısı yüreğinin en kuytusuna kazılı tanımsız ve hiç geçmeyen, kronik bir ağrı gibi. Bedeni ne kadar büyümüş ve değişmiş olsa da hep aynı yerlerde hiç değişmeden ve kaybolmadan duran ve ilk günkü gibi sızlayan tacizin o pis, iğrenç izleri gibi....

Dediğim gibi; onu hatırlamıyor. Annesinin “E.nin kardeşi A.” demesi de bir şey değiştirmiyor kafasında. Olabilecek en sakin haliyle hatırlamadığını bir kez daha belirtip, işi olduğu bahanesiyle izinlerini isteyerek oradan ayrılıyor.



*Görsel: Flickr.com

KENDİM/L/E KONUŞMALAR-XIV

25.01.2012
seni uyuyacağım şimdi,
sana uyuyacağım.
sen düşlerinde gör beni...

seni uyanacağım sonra,
sana uyanacağım.
sen gerçeğinde sev,
gerçekten sev!



Görsel: Flickr.com

UĞUR'A AĞIT DEĞİL ÖVGÜ

24.01.2012










Günümüzde insan olmanın
Çok ağır bedeli var
Ya parçası olacaksın alçaklığın
Ya seni parçalarlar

Oysa insan olmak
Çoğalabilmektir başkalarıyla
İnsansın, birinin canı yanarken
Seninde canın yanıyorsa

Bir bombayla canına kıyılan
Çoğalmasını bilen biriydi
Daha az Uğur Mumcu’yduk dün
Daha çok Uğur Mumcu’yuz şimdi



ATAOL BEHRAMOĞLU




*Görsel: Buradan alınmıştır.

SORU VE CEVAP

20.01.2012
Adam baktı gökyüzü sonsuzluğunda. Alabildiğince uzak, çokça gri, bir parça mavi. Bir kaçışın telaşı vardı sanki, biliyor olmanın ağırlığı biraz, bir şey yap(a)mamanın saklı utancı. Hani uzatsa elini tutacak gibiydi yaşamın kıyısından, tam da yüreğinin ortasına düşüveren bir yağmur damlasıyla silbaştan başlayacak gibi...Uzun uzun baktı adam, sonra eğdi kafasını, bakışlarını kadının suskunluğuna bıraktı.

Kadın sustu avazı çıktığı kadar. Olabildiğince uzun, kaçabildiğince saklı. İçine sığmayan bir hayata sığmaya çalışmaktı yaptığı ve en çok da kendi kendinden saklanmak...Dört yanda söylenemeyenlerin ağırlığı vardı, görmezden gelinenlerin, yok sayılanların günahı. Olmadı, taşıyamadı kadın, düşürdü ellerinden. Yere düşenler bir çocuğun sorusuna takıldı.

Çocuk sordu boyundan büyük. Yüreğinden masum, merakından fazla. Yetinmedi cevap bekledi bir bakıştan, bir susuştan yeni cümleler istedi. Yer edinemedi, yer edemedi hiçbir renk bu coğrafyada. Kendi çocuk, aklı adam kaldı, yüreği kadın...Avuçlarında neye niyet neye kısmet halleri, ellerini her şeye rağmen hayata uzattı.

Hayat aldı soruyu ekledi bir bakışa, susuşu katık etti sonra tüm bunlara. Evirdi çevirdi karıştırdı bir çırpıda. Yepyeni sorular, bakışlar, susuşlar doğurdu içinden. Sil baştan deyip, dağıtıverdi başka başka adamlara, kadınlara, çocuklara...

Bütün cevaplar hayatın içinde kaldı...



*İlk yayın tarihleri: 26/02/09’ ve 02/02/10’
**Görsel:
Flickr.com

19OCK

19.01.2012
















Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim...



Rakel Dink
Sevgiliye Mektup



*Mektubun tamamını buradan okuyabilirsiniz.

RÜYA

18.01.2012
Bir rüya insanın canını acıtabilir mi? Acıtır elbet. Hem de öyle bir acıtır ki; ağlayarak uyanırsın gerçeğe. Uyanmak dediğinse bir nevi geçiş anı gibidir aslında bir süre. Kendini hala o rüyanın içersinde hissettiğinden biraz zaman alır şimdi’ye dönmen. Acele etme bekle, elbet bir zaman, dönüşün olacaktır yine bu güne.

Döndün mü? Hadi döndün diyelim. Oh be rüyaymış diyerek derin bir nefes alıp verme eşliğinde, hemen hayatına kaldığın yerden devam edebileceğini sanarak aldanma sakın. Bir kere açıldı ne de olsa yüreğinde zaman kesikleri. Şimdiye kadar es geçilmiş, cevabı veril/e/memiş her bir soru bir kere beynine üşüşüverdi. Şansın yok, uzun bir süre rahat bırakmazlar seni. Sen iyisi mi hazır ol, çünkü bu sefer de sürekli geçmişi sorgularken bulacaksın kendini.

Ne de olsa bilirsin, bu rüya boş yere görülmedi. Boş yere açılmadı belleğinin, anahtarları kimbilir nerelere saklanmış gizli odaları, böyle birdenbire. Boş yere dillenmedi içinde kaç zamandır susturdukların. Anlayacağın boş yere değil ne geçmişte, ne de şimdi’de yaşadıkların. Her şeyin bir nedeni var ne de olsa öyle değil mi? Her şeyin bir zamanı olduğu gibi...

Şimdi iş yerinde, masanın başında, neyi nasıl yaptığının çok da farkında olmayarak bir rüyanın sende açtığı zaman kesiklerini kapatmaya çalışıyorsun. Şimdi’yi deniyorsun önce, olmadı mı, hiç vakit kaybetmeden geleceğe dair yamalar yapıyorsun üzerine, elbet birinden biri tutar diye. Her bir yamada, her bir iğne darbesinde içten içe kanasan bile pes etmiyorsun. İçindeki sıkıntıyı her şeye rağmen hayra yormaya çalışıyorsun. Ve önceden bir şüphen vardıysa eğer, bir rüyanın insanın canını nasıl acıtabileceğini, artık çok iyi biliyorsun.



Görsel: Flickr.com

ANLAT/MAK

12.01.2012
Bir adın var mı başka sözlerde ya da gözlerde olmayan, sadece senin bildiğin? Hiç dile dökmediğin bir anın, hiç görülmemiş bir halin, hiç sevilmemiş bir yanın? Kimsenin fark etmediği, ettirmediğin özelliklerin var mı sakınıp, sakladığın? İçindeki o kocaman yürekli çocuğun oynadığı gizli kapaklı oyunlar var mı? Küslükleri olur olmaz, nazlanmaları, bir elma şekerine kanmaları sonra yüzünde kocaman bir tebessümle? Sahi senin içinde kimi zaman kendinin bile bilmediği başka biri var mı?

Merak ettiğim çok şey var senin hakkında, sana dair. Yazılan, çizilen, söylenen onca şeye rağmen benim hala merak ettiğim ve sadece senden öğrenmek istediğim bir sürü şey. Ama acelem yok. O yüzden sen yavaş yavaş anlat bana. Her kelimen harf harf bölünsün önce, yüklensin yüreğinin tüm güzelliğini, içtenliğini ve öyle eklensin sözlerine...

Salaş bir meyhanenin iki kişilik masasında kadehlerimizi tokuştururken çıkan seste anlat mesela bana kendini. Keyifle seyrettiğimiz bir filmin kahramanının sözlerinde anlat ilk defa gittiğimiz bir sinema salonunda. Bir caddede yokuş aşağı yanyana yürürken, koşar gibi giden adımlarımızda anlat. Okuduğun bir kitapta altını çizdiğin kelimelerin üzerinden anlat, en sevdiğin şarkının nakaratını mırıldanırken ya da bir yolculuğun cam kenarı seyrinde gördüklerinden. Bahar yağmurunun telaşında anlat ıslanırken altında sırılsıklam. Başını çevirip de gökyüzüne bir güneş vakti, içinde kaybolup gittiğin mavilerde anlat. Bana kendi çocukluğundan, düşlerinden, gerçeklerinden anlat...

İçinden geldiği gibi anlat bana. Sadece sen anlat seni. Ben sadece senden duyayım. Sonra akşam olsun üstüne, gece olsun, ben yatıp uyuyayım senden yana düşlerin içinde. Sabah yeni bir gün ışısın içinde yine sen olan. Ve sen hiç anlatmamışsın gibi, ben hiç dinlememiş, hiç sindirmemişim gibi yeniden başlayalım. Sormazsın ama olur da sorarsan eğer, eğilip de fısıldayayım kulağına;

Bugünle yarın arasında koca bir dünya var. Her kaybettiğimde seni bana yine bulduran ve her bulduğumda beni sana yeniden başlatan koca bir dünya. Aşk zaman tanımıyor biliyor musun? Her an yine, yeni ve yeniden başlıyor bugünle yarın arasında...


Görsel: Flickr.com

8.10 VAPURU

9.01.2012


















Sesinde ne var biliyor musun?
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Sesinde ne var biliyor musun?
Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu lenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar

Sesinde ne var biliyor musun?
Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var

Sesinde ne var biliyor musun?
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun

Sesinde ne var biliyor musun?
Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar

Sesinde ne var biliyor musun?
Söylenmemiş sözcükler var.


Cemal Süreya





Görsel: Özge Baki

KAPAT...

6.01.2012
"Kapat gözlerini önce. Ve hadi aç şimdi kendi içine. Değil mi ki, 'aslolan gözlerin kapalıyken yaşadıkların'. Hala en güzel hikayeleri dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara mı anlatmaktasın? Ve sen hala sağırlar ordusuna senfoniler mi çalmaktasın? Ne seni hazmedebilen ne de senin hazmedebildiğin bir alemde için sızlıyor, biliyorum. İçine bak, imkansız bir şey olmadığını göreceksin. Kapat gözlerini gitsin. Ama aç kendi içine.."

MOR MÜREKKEP
NAZAN BEKİROĞLU



Görsel:Flickr.com

İĞNE DELİĞİNDE ZAMAN

3.01.2012
Sorularım mı çoğaldı bu aralar, kendime mi cevapsız kaldım bilmiyorum. İğne deliğinden geçiyormuş gibi zaman ağır aksak ve ben pür dikkat dikmişim gözlerimi, anlamaya çalışıyorum kopmasın diye kendimle bağım. Oysa o kadar çok kaybediyorum ki şu sıralar seni; nerede, ne zaman, nasıl bıraktığımı bilmeden, anlamadan hatta, kendime bile fazla gelen bir sessizlikte, denemekten vazgeçmediğim ama sonunu da asla getiremediğim yolların üzerinden sorgusuz sualsiz geçip gidiyorum.

Keşke burada olsaydın şimdi...Olsaydın da zaman tam geçerken o iğne deliğinden kopuverseydi ve kalıverseydik hep aynı anda, hiç bitmeden, hiç durup dinlenmeden sadece birbirimizin gözlerinde birbirimize baksaydık...

Yalnızlığım mı ağır geldi bu aralar, kendime mi yetmez oldum bilmiyorum. Sus pus oturup kalmışım yaşamın kıyısında bir yerlerde, elimde eskilerden kalma bir fotoğraf. Küçük küçük ölümler birikmiş belleğimde, yüreğimde üzeri kapanmamış geçmiş zaman çukurları...Tek başına yaşamalı aslında bu gömü törenlerini, yasını tekbaşına tutmalı, kendi asık suratını aynalarda kendinden bile saklamalı, sakınmalı insan biliyorum. Meğer hayat, dudağının kenarındaki küçücük bir gülümsemeymiş, bir zamanlar görmezden geldiğim ve şimdi ben elimdeki yarısı kesilmiş bir fotoğrafta, bu bir tek gülüşün kaybettiğim sahibini arıyorum.

Şimdilerde bu yarım yamalak kelimelerin arasında kendimi yaralasa da sözlerim, yaşamak değil aslında benimkisi, sadece kendimle savaş; ne yengi var ucunda ne de yenilgi...Ama ben her seferinde daha çok gömmek için geçmişe kendimi, gözlerimi sımsıkı kapıyorum senin olmadığın şimdiye. Nefesimin tükendiği anda yine sen geliyorsun aklıma, haberin olmayan itiraflara dökülüyor dilim, sana dair ne varsa yeniden başlıyorum anlatmaya. Seni düşünüyorum hayatın içinde, sonra seni ve içindeki hayatı. Bir umut ya işte, yakalarım belki diye kollamaya başlıyorum tekrar iğne deliğinden geçen zamanı. Derken, açıyorum gözlerimi yeniden. Açıyorum ve bakıyorum. Çünkü sen hayatsın biliyorum.




*İlk yayın tarihleri: 28/08/08’ ve 07/04/10’
**Görsel:
Flickr.com