Pages

YENİ BİR BAŞLANGIÇ

29.12.2008
Hayat ikinci el elbiseler satan dükkanların tezgahına düşmüş sanki. Defolu. Hayat üzerimde eğreti duran bir elbise. O mu benim üzerimden dökülüyor. Yoksa ben mi sığamamışım içine bilmiyorum. İğne iplikler yetmiyor dikmeye. Gün ve gün sökülmekte. İpin ucu kaçmış ya bir kere. Yama tutmuyor.

Aynanın karşısına geçiyorum. Her zamanki saatlerimin dışındayım bu gün. Acele yok. Zaman durgun. Akreple yelkovan sessizce beni izliyor.

Soyunuyorum. Çırılçıplak. Çıkarıyorum üzerimden bana büyük gelen ya da benim küçük kaldığım hayatı. Naftalinliyorum katlıyorum bir güzel. Atmaya kıyamadıklarımın yanına yerleştiriyorum güzelce. Dolabın bir köşesinden kıyılıp da atılan hayallerim bakıyor.

Kendimi giyiniyorum dikkatlice. Üzerime tam oturuyor. Şimdi hayat “ben”im işte. Hayat benim üzerimde...Omzuma bulutlardan bir şal atıyorum her ihtimale karşın. Dışarıda eskilerden kalma bir kış serinliği. Çantamı hazırlıyorum. İçinde iğne iplik, bozuk para, çocuk ruhum, gazoz kapakları...

Gökyüzünü sürünüyorum yüzüme makyaj yerine. Gözlerimin rengi çıkıyor ortaya. Beğeniyorum. Kendi gözlerimi kıskanıyorum kendimden. Gülüyorum. Kulaklarımda kuşlu küpelerim var. Güneyden yeni gelmişler daha. Gelip de kulağıma konmuşlar. Söyleniyorlar inceden. Kulağımda aşk nakaratları.

Kararlıyım bu sefer. Şimdi herşeye yeniden başlamam lazım biliyorum. Hangi durakta indiysem yola devam etmem lazım. İçimdeki kışa inat bahara kanmam lazım. Kaçarım yok artık. Hesabım tam.

Son bir kez daha sorguluyorum aynadaki güzelliğimi. Beğeniyorum. Güzel oldum galiba ben. Yakıştım kendime. Nasıl da gözlerimin rengine uydum. Bu sefer hayat üzerime tam oturuyor. Bedenimin tüm kıvrımlarını çıkarttı gözler önüne...İçimin yangınları, uçsuz hayallerim, bucaksız hayal kırıklıkları...İçimin astarı olmuş hayat. Nasıl da açtı bu renk , bu kesim beni. Suskun dilim konuşmaya hasret. Çözülmek istiyor.

Saatime bakıyorum. O da bana dalmış akıp gidiyor. Güzelliğime çarpıldı belli. Göz kırpıyor bana hadi geç kalma demek istercesine. Gitmem gerek artık.

Mevsimi gelmiş. Bahara davetliyim bugün. Dönüşüm şerefine bir parti düzenlemiş. Üstelik kavalye de aranmıyor.

Yola çıkıyorum. Bütün bakışlar benim üzerimde. Farkındayım. Ama ben yine de başka kızların kıyafetlerini kıskanıyorum arsızca. Şeytana uyup makaslar alıyorum yakışıklı çocukların yanaklarından. Çocuklar şeytana, şeytan bana hayran kalıyor.

Elimdeki adres tanıdık geliyor. Yüreğinin sesini dinle diyor sokak Umudun rengine bırak adımlarını. Hayallerinin caddesinden geç. Apartman rengi mavi. No dört. Daire yedi.

Kapıya geliyorum. İçeriden sesler geliyor belli belirsiz. Panikliyorum. Yine geç mi kaldım yoksa. Ya bensiz başladıysa her şey. Ya birkaç mevsim sonraya ertelenirse yaşanacak tüm öyküler. Yoo daha fazla bekleyemem. Dayanamam. Mecalim yok artık. Bu iş burada biter.

Elim zile varmadan kapı açılıyor. Göz kamaştıran bir ışık var karşımda. Öyle ki ben sönük kalıyorum. İçeri alıyor bahar beni. Sıcaklığı içimi ısıtıyor. Kıştan kalan son buzlar da eriyip gidiyor içimden.

Kollarını açıyor iki yanına. Tam zamanı, diyor. “Herşey yeni başladı. Ve çok da güzel olacak.” Yüzünde sıcacık bir tebessüm. Ve gelmiş –gelebilmiş- olmamın verdiği memnuniyet. Ilık bir nefes ve tatlı bir sesle fısıldıyor sonra kulağıma;

Hoşgeldin küçüğüm...”

*Yine, yeni, yeniden başlangıçlar adına herkese iyi yıllar...

Görsel buradan alınmıştır.

AFRİKA'DA YAŞ 34, YOLUN YARISI!

26.12.2008
Bilimin insan ömrünü uzatmaya yönelik sağlıklı beslenmeden genetik kodlamaya kadar çok çeşitli aşamalarda devam eden ve sonu gelmeyen araştırmalarına karşın bugün okuduğum bir haber dehşete düşürüyor beni. Sınır Tanımayan Doktorlar Grubu’nun (MSF) yayınladığı kriz listesinde 2008’in payına düşen “En Büyük 10 İnsani Kriz” başlığı altında; ekonomik çöküşün yaşandığı Zimbabve’de ortalama insan ömrünün 34 yıla kadar düştüğü bilgisi verilmiş. Bilimin onca uzatma çabasına(!) rağmen kısalan, kısaltılan, kısalttığımız insan ömrü...

MSF yani Sınır Tanımayan Doktorlar Grubu dünya genelinde pek çok ülkede zor durumdaki kişilere acil tıbbi yardım sağlayan bir örgüt. Şu anda yaklaşık 70 ülkede görev yapmakta olan örgüt gerek basının gerekse tüm dünyanın yeterli duyarlılığı göstermediğini düşündüğü, sadece acil ve temel ihtiyaçları değil kendileri de “yok sayılan” milyonlarca insanın içinde bulunduğu duruma dikkat çekmek amacıyla önem sırası belirlemeksizin her sene bir liste yayınlamakta. 1998’den beri yayınlanan bu “insani kriz” listesinde bu sene yani 2008’de ilk sıralarda ekonomik çöküşün insan ömrünü 34 yıla düşürdüğü Zimbabve ile birlikte sağlık sisteminin çökmesiyle her on kadından birinin doğum yaparken, her beş çocuktan birinin ise daha beş yaşını doldurmadan hayatını kaybettiği Somali, hükümet ile çeşitli silahlı grupların çatışmaları nedeniyle evlerinden ve yaşamsal haklarından olan sivil halkıyla Demoktarik Kongo Cumhuriyeti ve 130bin kişinin ölümü ve kaybolmasına neden olan Nergis kasırgası felaketinin yanısıra AIDS, sıtma ve verem gibi hastalıkların askeri cunta tarafından görmezden gelindiği Myanmar yer alıyor.

Liste dünya genelinde 5 milyon çocuğun hayatını kaybetmesine yol açan yetersiz beslenmeden, Pakistan’ın aşiret bölgelerindeki çatışmalara kadar daha pek çok önemli “insani” ayrıntıyı da içermekle birlikte saldırıya uğrayan yardım kuruluşlarına da dikkat çekerek, insani çabanın ve yardım dağıtımının siyasileştirilmesi nedeniyle hedefine ulaşamadığının da altını çiziyor.

Bu haberi okuduktan sonra teknolojinin, bilimin, insanlık adına; insanın yaşam süresini uzatmaktan günlük yaşam koşullarını kolaylaştırmaya kadar yaptığı, yapacağı çalışmaların ne kadar anlamı olduğu üzerine düşünüyorum ister istemez. Uzatmaya çalışırken kendi ellerimizle sonlandırdığımız hayatlar, daha iyi koşullar sunmayı amaçlarken temel haklarını ellerinden alıp görmezden geldiğimiz yaşamlar, çoğaltırken eksilttiklerimiz, doldurmaya çalışırken boşalttıklarımız, yok saydıklarımız, görmezden geldiklerimiz, ses etmediklerimiz...

“...teknoloji düşmanı sayılmazdım ama insan hayatını kolaylaştırmak için var olduğu söylenen teknoloji, gelişip günlük yaşamın her alanına girdikçe, insanlık daha zavallı, aşk daha imkansız, şiir daha yaralı, sözler daha yetersiz ve tenler daha soğuk olmaya başlıyordu.” diye kelimelere dökmüş yazarın biri benim kafamda kurup da dile dökemediklerimi. İşte sözün yetmediği an sanırım burada başlıyor...


*Haber Kaynağı: cnnturk.com
**Görsel: www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=...
***Alıntı: Uğur Özakıncı-Siyah

BİLİNMEYEN

22.12.2008
Başladığım yere geri döndüm az önce. Öznesi olduğun cümleleri doldurup da bavula, hiç gelmemiş bir treni yolcu ettim yüreğimden. Çekildim içimin en kuytu yerine şimdi, yanıbaşımda yalnızlığım, senden sonra kalan sessizliği dinliyorum.


ben içimin solunda oturuyorum
sağ yanım boşlukta...
sen benim sol yanımdasın
adın yoklukta...

soruyorum şimdi sana;
en çok hangi yanda acır canın,
gidende mi, kalanda mı?
hangi tarafta kalır en çok adın,
susanda mı, soranda mı?
peki hangisinde daha çok varsın
yürekte mi, akılda mı?

giden gider.
sen hep geride kalan mısın,
yoksa koca bir yalan mı?

aşk...
adın bende,
izin yüreğimde.
yokluyorum da şimdi aklımın takvimini
senden yana hep devrik zamanlar kalmış belleğimde.
sözlüklerde bile bir karşılığın var oysa
bir tek onun dilinde olamadı.
bir tek onun yüreğinde yok.



Görsel: loadtr.com

"TAKINTILI" BİR GÜN

20.12.2008
“Kızım yasta mısın sanki, neden sürekli siyah giyinip duruyorsun ki” cümlesinin üzerine gülümseyerek kapıyı çekip çıktı evden. Bu sorunun bilinmeyen bir cevabı yoktu, ama her zaman aynı kelimelerle sorulurdu annesi tarafından. Oysa en iyi annesi biliyordu neredeyse siyahtan başka bir renkte kıyafeti olmadığını...Galiba annelerin hoşlarına gitmeyen durumlar hakkında, cevabı bildikleri halde sık sık dile getirmekten hoşlandıkları el altında bekleyen soruları var” diye düşündü otobüse doğru koştururken.

İnsanları mümkün mertebe bekletmemek gibi bir huyu olduğundan para üstünü alarak hemen arkaya doğru ilerleyip oturdu. Madeni paraları bozuk para çantasına, kağıt paraları da değerine göre sıralayıp, gayet düzgün bir şekilde cüzdanına yerleştirdi. Zaman alıcı bir işti bu ama yırtık, katlanmış, buruş buruş paralara dayanamıyordu ve sırf bu yüzden ceplerine para koymadığı gibi cüzdanını da paraların kıvrılmadan düzgün bir şekilde yerleştirilmesi için büyük seçmişti. Koltuğa iyice yerleştikten sonra mp3’ünü çıkartıp yaklaşık 10 gündür araya başka bir şarkı karıştırıp da tadını bozmadan dinlediği şarkıyı buldu. Mp3’ünde o kadar şarkı olmasına rağmen nasıl her seferinde tek bir parçaya odaklanıp uzun bir süre sadece o şarkıyı dinlediğine, o şarkı üzerine düşünüp, senaryolar kurup, cümleler karalayıp kafasında kendi kliplerini çekebildiğine zaman zaman kendisi de şaşırıyordu ama böyleydi işte...

Otobüsten iner inmez arkadaşıyla buluşacağı cafeye gitti. Her zamanki gibi yine buluşma saatinden çok önce gelmişti. Geç kalmaktansa erken gelmek daha iyidir, diye geçirdi içinden ve uygun bir masaya geçip oturdu. Kahvesini söyleyip kitabını çıkardı çantasından. Siyah bir kitaptı bu ama bir dost eli değmişti üzerine, bir dostun yüreğinden gelmişti, belki de bu yüzden çok sevmişti içindeki öyküleri biraz karamsar oldukları halde. Açıp ilk sayfasında yazılan notu okudu bir kez daha. Kitapların üzerine yazmaktan, yazılmasından hiç hoşlanmazdı aslında, satırların çizilmesinden, kitap kenarlarının kıvrılıp bükülmesinden, sayfaların yırtılmasından...Sırf bu yüzden yanında taşıdığı kırmızı bir defteri vardı; kitap üzerinde beğendiği cümlelerin altını çizmek yada birkaç satır eklemek yerine bu deftere not alırdı. Ama işte bir dost eli değmişti ya bu kitabın sayfalarına, ses etmedi, bu seferki gerçekten farklıydı.

Kitabı açıp yeni bir öyküye başlamaya niyetlendi ama öykünün uzunluğunu görüp, arkadaşının gelme saatini hesaplayınca vazgeçti. Başladığı zaman öykünün sonunu getirmeliydi, yarım bırakmayı, bölümü bitirmeden sayfa arasına ayracı koymayı, bir öykünün ortasından devam etmeyi sevmiyordu. İllaki yeni bir öyküden, bir sonraki bölümden hadi o da olmadı diyelim yeni bir paragraftan başlayacaktı. Sadece bu huyu yüzünden arkadaşları teker teker salonu terk ettiği halde ısrarla sonunu getirdiği filmleri, hiç tarzı olmadığını anladığı ve beğenmediği halde 'mutlaka belleğimde yer edecek bir cümle vardır' inadıyla sonunu getirdiği kitapları düşünerek gülümsedi.

Derken telefonu çaldı, arkadaşıydı arayan ve 7 dakikaya orada olacağını haber veriyordu. 7 dakika mı diye düşündü telefonu kapatır kapatmaz, neden 4 veya 8 değilde 7 dakika acaba? Tek rakamlarla arasında nedenini bilmediği ve işin aslı hiç te merak edip sormadığı bir soğukluk vardı. Çift rakamları seviyordu o. Rakamlarla ifade etmesi gereken olası durumlarda tercihleri hep öyle olmuştu. Ha bir de küçük harf takıntısı vardı ki evlere şenlik. Normal şartlarda eğer mümkün olsa sadece küçük harfleri kullanıcaktı, cümle başlarında bile, ki kendi yaşamsal ve yazınsal alanında bunu yapıyordu zaten. Ama buna rağmen cep telefonundan mesaj atarken asla küçük harf kullanmıyordu ve bunun cevabını da tam olarak bilmiyordu.

İşte geldim, diyerek boynuna atlayan arkadaşının sesiyle toparlandı düşüncelerinden. Arkadaşı daha oturmadan her zamanki gibi masayla ilgili yorum yapmaya başlamıştı bile. “Yahu burası boştu ben de buraya oturdum, illa duvar dibi, cam kenarı ve benzeri yerlerde mi oturman gerek. Ne takıntılı insansın sen yaaa benim gibi biraz rahat olsana” diyerek susturdu arkadaşını kendi söylediğine kendisi de inanmayarak. Ve kendisini takıntılı ama hoş bir sohbetin kollarına bıraktı.


*Sevgili aşk böcükleri serzeniş ve kuzu tarafından mimlenmiştim vakti zamanında. Daha yazamadan üzerine sevgili yalnızlık okulu tarafından da aynı mim’i kafama yemiştim. Evet işte garip, takıntılı huylar mimi ve ben. Öncelikle mimi yollayan arkadaşlardan bu gecikme için özür diliyorum. Sonrasındaysa zaman aşımına uğramış bu mimi kimseye paslamadan burada noktalıyorum.

KELİMELER

15.12.2008
Ağzından çıkanı kulakların duyuyor mu diye soruyorsun bana. Gözlerinde anlayamadığım bir şaşkınlık. Ellerinde ekilmeye geç kalmış endişe tohumları...

Evet duyuyorum. Görüyorum da üstelik. Senin aklına ve yüreğine kabul edemediğin gerçeklerden bahsediyor söz konusu tüm cümlelerim. Sana sunduklarım aklımdakilerin ve yüreğimdekilerin demlenmiş hali...

Aşılmaz bir set gibi duruyorsun önümde şimdi. Ağzımdan çıkan tüm kelimeler sana çarpıp misket gibi dağılıyor yerlere. Gözlerin tıkalı, kulaklarınsa görmüyor. Üzerine basıp geçiyorsun tüm sözlerimin. Yok sayıyorsun. Hiç çaba göstermiyorsun dinlemeye ve anlamaya dair. Ağzımı ve kulaklarımı değil, aklımı ve yüreğimi eziyorsun.

Oysa bir anlasan temiz havaya ihtiyacımız olduğunu. Tıkandık. Dört duvar arasında kısılı kaldık. Pencereleri aralamak yetmiyor artık. Kapıları açmamız, dışarı çıkmamız, yürüyüp uzaklaşmamız lazım. Birbirimizden, kendimizden...

Nefes. Sadece biraz nefes almamız gerek aslında. Ama sen susarak ve susturarak beni, ikimizi de boğuyorsun. Kendinle beraber beni de çekiyorsun en diplere. Tanımsız derinliklere. Işıksız dehlizlere...Kapı arkalarına yığmışsın tüm korkularını. Ben açmaya çalıştıkça her seferinde kilidi değiştirip anahtarı saklıyorsun. Alınmamış anahtarlarla dolu paspasın altı...

Ağzından çıkanı kulakların duyuyor mu diye soruyorsun bana yeniden. Tüm sözlerim havada asılı kalıyor. Duymak istediklerin aralıktan süzülüyor içeriye. İstemediklerini iteleyip elinle kapatıyorsun yine kapıyı. Kilitte dönen anahtarın sesini duyuyorum. Sen çekip gidiyorsun her zamanki gibi. Kalanlar yerlere dökülüyor. Üzerimde kilitli bir kapının ağırlığı...

Eğilip topluyorum kelimelerimi yerden. Aklımda binbir düşünce. Hayat, diyorum belki de böyle birşey işte. Küçük bir çocuğun ağzından dökülen kelimelere benziyor. Sırasız. Öznesi, yüklemi karışmış. Anlamsız gibi geliyor ilk dinlediğinde. Ama ne söylediği, ne istediği belli aslında. Sadece yürekten dinlemek ve anlamak lazım.


Görsel: img93.imageshack.us/.../dilevekelimelerqh6.jpg

KARDEŞİME...BÜYÜMEYE DAİR...

11.12.2008
Hangi arada oldu anlamazsın. Sen küçükken yanıbaşından ayrılmadığını düşündüğün zaman, koşar adım gider olur artık yanından. Tanımaz olur, eski günleri anmaz olur, yanlış bir adrese gelmiş de acelesi varmış gibi yüzüne bakmaz olur bir anda. Hiç beklemeden, hiç dinlemeden seni. Neleri alıp senden, neleri geride bıraktığını bilmeden. Sen sadece bakakalırsın ardından, elinde neye niyet neye kısmet düşlerin…

Çocukken hep hayalini kurduğun, kavuştuğunda en büyük hayal kırıklığın olur çoğunlukla…Aklının ermediği, yüreğinin yetmediği bir yaşamın içersindedir artık. Nereye vardığını tam olarak kestiremediğin bir koşuşturmacanın peşinde. Adımların ayak uydurmaya çalıştıkça hayata, dolanır birbirine. Kimi zaman sendeler, kimi zaman düşersin. Ve düştüğünde diz kapakların değil, yüreğindir artık kanayan, yaralanan. Şanslıysan eğer bir dost eli, bir aile sıcaklığı dindirir biraz olsun sızını. Çünkü sen büyüdükçe, etrafındaki kalabalık küçülür de küçülür. Aynı dili konuşamaz olur en yakın bildiklerin, aynı gözle bakmaz olur hatta artık sana kendi gözlerin. Daha da yalnızlaşır insan. Daha da tek başınasındır artık. Bilirsin…

Büyümek böyle bir şey işte kardeşim. Zaman sınırı olmayan oyunlardan çıkıverip de ansızın, hayatın tam orta yerinde buluvermek kendini. Bir bıçak kesiği gibi, her açılan yarada bir parçanı bırakırken, acıyarak, kanayarak, kabuk bağlayarak anlamak ve öğrenmek yeniden. Kendine nefes aldığın her an için iyi-kötü yeni bir şeyler ekleyebilmek…

Bugün bir sene daha eklendi takvimlerden sana. Bir yaş daha büyümüş oldun. Sen yine de her sabah aynada artık kendine bile yabancı gelmeye başlayan gözlerine inatla, hayatın tam içine bakmayı sürdür. Her gün seni biraz daha şaşırtan gerçeklere rağmen, içindeki çocuğu sakınmaya çalış elinden geldiğince. Sen büyü ama bırak o hep çocuk kalsın…

Ve unutma sakın; hayatın aslı sadece sende. Senin içinde. Bu hayatta sen gerçeklerinle varsın belki. Ama düşlerin kadar, düşlerinle yaşarsın…

Nice mutlu yıllara kardeşim…
İyi ki doğdun…
İyi ki varsın…

KURULU SAAT

2.12.2008
Bir yelkovanın telaşında akıp gidiyor yaşam. Aynada kendi suretim. Suretimde başka başka hayatlar. Eski bir fotoğrafa bakar gibi bakıyorum kendime şu an durduğum yerden. Tarihim yok. Kimliğim belirsiz. Bilinmeyen bir zamanda sıkışıp kalmışlığım. İçimde yer etmiş bir sıkıntının izlerinde her seferinde önce kendimi bulup, sonra yeniden kaybediyorum.

Bir akrebin zehirinde eksilip gidiyor yaşam. Her gün başka bir parçamı bırakıyorum ardımda. İçimde kalanlar, düşlerimdeki zamanlar, çalamadığım kapılar üşüşüyor belleğime. Üzerimdeki açıkları kapatıyorum son bir telaş. Dikiyorum yaralarımı. Ruhumdaki deliklere gücüm yetmiyor. İçimdeki boşluk anlaşılmasın diye her seferinde en güzel elbiselerimi giyip, en renkli makyajımı yapıyorum.

Ben zaman yoksunu kurulmuş saat. Bir yanılsamanın içersinde, tanımı olmayan bir öfkeyi taşıyorum. Her seferinde yineleyip kendimi iklimsiz mevsimleri yaşıyorum sil baştan. Yüreğimin sarkacı aklımın çıkmazlarında...Her salınışında kendi kendimin önce celladı, sonra kurbanı oluyorum.


Resim: img396.imageshack.us/img396/8392/zamanmu2.jpg

TEK BİR CÜMLE, KOCA BİR DÜNYA

1.12.2008
Varolan kitaplığım dışında annemin tüm söylenmelerine karşın yatağımın başında oluşturduğum küçük çaplı bir başka kitaplığın üzerinden ilk kitabı çekip alıyorum. Latife Tekin, Unutma Bahçesi...

Bu kitap ilk olarak ismiyle dikkatimi çekmişti ama rastgele açıp da okuduğum tek bir cümle sayesinde alıp okumuştum. Hani bazen tek bir söz, bakış, dokunuş yeter ya, içinde koca bir dünya saklıdır aslında, bana da tek bir cümle yetmişti işte bu kitapla aramda tarifi olmayan güçlü bir bağ kurmaya...

Ne tesadüf ki şimdi de ilk olarak sevgili voodoo girl’ün sayfasında rastladığım, sevgili Nily’in de sihirli değneğiyle dört bir yana dağıtıp yaydığını gördüğüm, bana göre gelmiş geçmiş en güzel mim olan bu oyun için yine tek bir cümle yazmam gerekiyor. İşte 56. sayfadaki içinde koca bir dünyanın saklı olduğu 5. cümle...

“Unuttuğum şeylerin üzüntüsünü pek duymam artık ama yorgunluğunu hissettiğim olur”

Unutmakla ya da benim lügatımdaki karşılığı olan ‘unutmuş gibi yapmakla’ ilgili söylenebilecek o kadar çok şey var ki...Ama ben tek bir cümlenin içine sığmış olan bu koca dünya üzerine başka bir söz söylemek istemiyorum. En azından şimdilik...

Bu mim bir oyun gibi. İsteyen herkes oynayabilir, kimseye paslanmıyor. Tek yapmanız gereken;

*Kendinize en yakın kitabı almak
*Sayfa 56’yı açmak
*5.cümleyi bulmak
*Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlamak
*En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyip, en yakınınızdakini almak...

İşte kurallar bu kadar. Peki ya sizin tek cümledeki koca dünyanız hangisi...

ŞAH VE MAT

29.11.2008
bir satranç tahtasına yayılmış bütün yaşananlar
yüreğim vezirin gölgesinde
sen şahın peşinde
ne var ne yoksa içimizde bir diğerinden kalan
birer birer oyunda şimdi
her hamlede geçmişten bir parça daha siliniyor
her hamlede gelecek biraz daha uzak

sonra sen uzun bir uykudan uyanmış gibi
yavaşça uzatıyorsun elini
son hamle bu diyerek sessizliği bölüyorsun
vezirin yüreğimi ezip geçiyor
akıl aşkı yeniyor
yalnızlık beni...

farkında mısın bir oyunun gölgesinde duraklamada sanki hayat
zaman sil baştan koca bir duvar örüyor aramıza
sonra sen, oyunun kendince galibi, usulca kalkıp masadan, çekip gidiyorsun
sesin zamana çarpıp kayboluyor peşinsıra
kulaklarımda tek bir sözün kalıyor; şah ve mat...


Resim: forum.arkitera.com/attachments/mimari-gorsell

EYVAH ÇANTADA MİM VAR!

22.11.2008
Kadıköy’de bir cafede bırakılan çanta bomba paniğine neden oldu. Polis ekiplerinin olay yerine gelip incelemesi sonucu çantanın kişisel eşyalar dışında birşey içermediği anlaşıldı.



Edinilen bilgiye göre Kadıköy’de dün akşam saatlerinde S. adlı cafede bir masada bırakılıp uzun süre alınmayan siyah renkli büyük bir çanta, cafe müşterileri arasında paniğe yol açtı. Cafe sahibinin polise haber vermesiyle olay yerine gelen ekipler çantayı incelediklerinde kişisel eşyalar dışında birşey bulamadılar. İçinden çıkan kimliğe göre Ö.B. ye ait olduğu belirtilen çantada bulunan eşyaların listesi ise şu şekilde;


*Cüzdan (İçinde kimlik, ssk kartı, banka kartı, smart ticket, efes clup cart, çeşitli kişi ve kurumlara ait kartvizitler ve 55 YTL nakit para)
*Çok da fazla kullanılmadığı her halinden belli olan birkaç parça makyaj eşyasının bulunduğu küçük bir çanta ve 30cc lik Cassis parfüm
*Kimisi okunabilen ama kimisinin ne olduğu belli olmayan yazıların, karalamaların bulunduğu küçük kırmızı bir defter, biri kurşun olmak üzere 3 adet kalem ve küçük bir not defteri
*Elif Şafak’ın Pinhan’ı
*Bir kutu Vermidon ağrı kesici
*Karışık şarkıların bulunduğu bir MP3
*1 paket ıslak mendil, 1 paket selpak, küçük bir dişmacunu ve diş fırçası
*Nokia marka cep telefonu ve şarj aleti
* Sadece madeni paraların bulunduğu küçük bir cüzdan, 4 adet anahtarın bulunduğu bir anahtarlık, akbil ve işyeri giriş kartı
*2 adet 3ü bir arada kahve(kahvesi bol olandan)
*Ve içinde “bu sefer bu mim’i efsa ve bariisss’s dreams’e yollamalı” yazan bir not


Çanta sahibi Ö.B. ise, eşyalarını almaya geldiğinde kendisine sorulan sorulara “bu sıralar yine ardarda mim’lenmeye başladım. En son “aşk böcükleri”nin kuzu’su 'çantamın içinde ne var' diye mimlemiş beni. Dalgınlık işte ne yazacağımı düşünürken unutuvermişim” şeklinde anlamsız ve tutarsız cevaplar vermesi üzerine akıl sağlığının kontrol edilmesi için ilgili hastaneye sevk edildi.




Resim: www.yenisakarya.com/.../haber_uploads/canta.jpg

"ADAM" OLAN KİM?

20.11.2008
Adam; sözlük anlamı insan, erkek kişi, kadın karşıtı...Bunlar dışında; birinin yanında ve işinde olan kimse, birinin sözünü dinleyen, nazını çeken kimse, kayırıcı veya bir alanda derin bilgisi olan ya da bir alanı benimseyen gibi yan anlamları da mevcut. Ha bir de “iyi yetişmiş, değerli, iyi huylu, güvenilir” kimselere de “adam” deniyor. “Adam gibi adam”, “bir işi, eylemi adam gibi yapmak” ve benzeri tamlamalardan bahsetmeye ise gerek yok sanırım.

Evet bunlar TDK’da yer alan tanımlar. Ama son günlerde yaşanan olayları düşündüğümde benim aklımın lügatında ne yazıkki “adam” kelimesinin karşısında hiçbir şey yazmıyor. Yok. Koca bir boşluk var sadece.

Nasıl olsun ki siz 78 yaşında 10 çocuk, 40 torun sahibi olup da 11 yaşındaki bir kız çocuğunu uluorta taciz edenlerden, namus kavramını ağızda sakızmışcasına kullanıp da kendi öz kızlarına gözünü kırpmadan tecavüz edenlerden, “gazeteci” sıfatı altında kendi düşünceleriyle bağdaşmayanlar hakkında gayet rahat bir şekilde “pornocu” yakıştırmalarında bulunabilenlerden “adam” diye bahsedebilir misiniz...Sahi siz 14 yaşındaki bir kız çocuğunun bile sahip olduğu(!) ruhsal ve bedensel olgunluğa verdikleri kararlarla, yaptıkları işlerle, düşünceleriyle ulaşamamışlara nasıl hitap edersiniz...

Peki ya kendimize ne demeliyiz...Bir zamanlar her dile geldiğinde, getirildiğinde “ah, vah” deyip anında unutuverdiğimiz acılar, insanlık dışı davranışlar, saçma sapan kararlar artık kapı komşumuz olmuşken, hemen gözümüzün önünde yaşanıyorken, gözümüzü kapatsak kokusunu duyuyorken ve hala hiçbir şey yapmıyorken bizler ne kadar “adam”ız acaba...

Biz daha bir filmi eleştir(ebil)mek yerine, süslü püslü kelimelerle oluşturduğumuz altı boş cümleleri “ötekileştirmek” için, birimizi diğerimizden keskin sınırlarla ayırmak için kullanaduralım “adam”lık elden gidiyor arkadaşlar farkında mısınız....Altı gitgide boşalıyor “adam” kelimesinin, içi çürüyüp gidiyor, küfleniyor...Ve bizler bu halimizle utanmadan Atatürk’ün “insan”lığını tartışıyoruz. Yazık çok yazık...


Resim: loadtr.com

SEVİYORUM ULEN SENİİİ

19.11.2008
Vakti zamanında “bu mim de ne ola ki” diye sorma gafletinde bulunmamla birlikte “al sana mim” şeklinde sağdan soldan yukardan aşağıdan mim fırtınasına tutulmuşluğum vardır. Hatta ayrı kişiler tarafından aynı konuda birkaç kez mimlendiğim bile olmuştur. Amma velakin hepsini de gayet güzel bir şekilde karşılayıp, başkalarına paslamışımdır. Aferin bana...


Geçenlerde yine kendi kendime “bu aralar kimse kimseyi mimlemiyor, sakın bu işte mim düşmanı siminya’nın parmağı olmasın” diye düşünürken korktuğum başıma geldi ve gördüm ki bekleyen derviş muradına ermiş şeklinde ilk mim’inin heyecanını bizlerle paylaşan “Malın Gözü”nün rectoa’sı pası benle siminya’ya atmış. Aferin ona...

Şimdi bu durumda mim düşmanı siminya ne yapar bilemem ama ben rectoa arkadaşımdan gelen “blogunun nesini seviyorsun” konulu mim’i elimden geldiğince karşılayıp sonra da uygun birilerine paslamaya çalışayım. Bana bir aferin daha...

Aslında şeytan beni “bir de bloguna sor bakalım, o senin neyini seviyor” konusunda yazmamla ilgili dürtse de (bunu başka zaman yaparız artık) bozmayalım ortamı ve bakalım ben blogumun nesini seviyormuşum...

*Kumandanın benim elimde olmasını...Diğer blog maceralarımı düşününce gerek içerik, gerekse sayfa düzeni vb konularda uyulması gereken kurallar söz konusu, belirli kriterler var. Yani kirada oturmak gibi. Ama burası tamamen bana ait bir yer, benim evim. İstediğim an istediğim şekilde değiştirme hakkına sahip olduğum gibi kafamın tası attığında tek bir tuşa basarak çekip gidebilirim de...

*Saçmalamalarımın göz önünde bir yerlerde bulunması hoşuma gidiyor. Yani bu sadece başkaları okusun, görsün anlamında değil. Zaman zaman yazılarımda ne zaman, ne şekilde ve niye saçmaladığıma dair kendi izlerimi takip ettiğim oluyor.

*Kelimelerin sihrine inanan biri olarak yazdıklarımın, yüzünü bilmediğim ama yüreğini bildiğim kişilerin dilinde yeniden hayat bulup başka bir sihire bulaşmasını ve bana benden çıktığı halinden daha dolu, daha anlamlı geri dönmesini seviyorum. Gerçekten beslendiğimi hissediyorum burada...

*Sahip olarak cımbız, ayna, umur ve dünya bölümlerini seviyorum. Kendimce seçtiğim, bana iyi geldiğini düşündüğüm kelimeleri, cümleleri, paragrafları ve hatta kitapları paylaşmayı...

*Evet sayfa düzeni, avatar vb konularda beceriksizliğim artık cümle alem tarafından biliniyor. Ama sayfamın bu sade ve az renkli halinin beceriksizliğimle bir ilgisi yok. Ben kelimelerle renk katıp süslemeyi tercih ediyorum sadece hepsi bu. Vallahi...

*Aslında herşeyin özü; cebimdeki kelimelerle kendi öykümün kahramanı olarak hem misafir ağırlamayı hem de diğer öykülere misafir olmayı seviyorum. Ve bir ayna gibi kendimi yansıtıp bana yansıyanları görmeyi...

Evet genel olarak durum budur. Şimdi gelelim bu mim’in kimlere gideceğine. And the mim goes tooooo; "Brajeshwari" ve "İsmurat"...Hadi bakalım kolay gele...Eğer yazarsanız bir aferin de size...




ET VE TIRNAK

18.11.2008
Nasıl ve ne zaman başladığını hatırlamıyorum bile. Hatırladığım tek şey bir inat uğruna birbirinizin canını çok ama çok yakmış olmanız. Kimsenin kimseye üstünlük kuramadığı ama saçma bir inat uğruna acıtmaktan da çekinmediği uzun ve sancılı bir süreç.


Bazı zamanlarda yardımcı olmak adına bulunduğum girişimler canınızı daha çok yakıp acınızı arttırmaktan başka bir şeye yaramadı ne yazık ki. Ve bende son anlarını yaşayıp can çekişen bu birlikteliği uzaktan içim acıyarak seyretmek zorunda kaldım sadece.

Artık vakit geldi demek ki...Yolun sonuna geldik. Oysa kim derdi ki etle tırnak birbirinden ayrılır diye. Ama gözümün önündesiniz işte. Ve ayrılıyorsunuz. Aylardır süregelen savaşınız nihayet bir tarafın savaş alanını terk etmeye karar vermesiyle sona ermiş gözüküyor. Savaş alanı sizden arta kalanlarla sessiz bir yıkıntı halinde.

Evet artık bitti, diyorum anneme telefonda, bir gözüm ayak parmağıma takılı. Israrla doktora gitmem gerektiği konusu kapanıyor ister istemez. Parmağım daha iyi. Artık tırnağım batmıyor. Ve dediğim gibi az kaldı. Et tırnağı atıyor. Canım yanmıyor eskisi gibi. Telefonu kapatıyoruz.

Ne kadar can acıtsa da, etle tırnak birbirinden ayrılıyormuş işte diyorum ayağıma bakarak. Ve aylardır çektiğim işkencenin bitmiş olmasının o anlatılamaz huzuruyla inat etmenin bir alemi yokmuş aslında diye düşünüyorum. Ait olmadığın yerde kalmakta ısrar etmenin. Gitmen gerektiğini bildiğin halde kalmak istemenin. Bu kadar acı çekmenin ve çektirmenin.

Yaşamın içersinde de böyle değil midir zaten. Nefes aldığın her yerde yaşarsın elbette. Ama asıl hayat ait olduğunu hissettiğin yerdedir. Ait olmadığın yerde aldığın her nefesin içinde kopkoyu bir huzursuzluk gizlidir. İçine her çekişinde, seni ve çevrendekileri rahatsız eden kısa ve tok bir öksürük sesi gibi...




Resim: loadtr.com

HAYALET DÜNYA

15.11.2008
“Terkedilmiş ve unutulmuş bir dünya burası. Yapmadığın, söylemediğin, aklına bile getirmediğin şeyler buraya düşüyor ve kalıyor burada. Burası hayalet dünya...”

Kulaklarınla duysan inanmayacağın sözlerden konuş bana. Duyup da inanmadıklarından yada duymazdan geldiklerinden...İstediğin halde hiç kullanmadığın kelimelerden anlat. Dilinin dönmediklerinden mesela... Ben sessiz kalayım.

Kırk yıl düşünsen aklına gelmeyecek yerlerden bahset bana. Aslında aklında olup da ihtimal vermediklerinden. Başıma gelmez, bana uğramaz dediklerinden. Görmezden geldiklerinden yada görüp te değer vermediklerinden... Ben düşünmeden durayım.

Gözünle görmezsen inanmayacağın yerlerden bak bana. Olanı değil olmayanı gör. Görmediğini oldur. Köşebaşında bekliyor aşk. Bak eli kulağında... Ben gözüne çarpayım...

Aklının almadığı yerlerden sor bana. Akıl işi değil ki bu. Cevapsız kalayım. Beni olduğum gibi bil. Bildiğinden öte olayım. O incecik sınırdayım şimdi. Yüreğine dayandım. Bırak kendini bana. Aklında sadece ben kalayım. Yüreğinde ben olayım.

Her aşk bir diğerinin kopyası oldu artık. Sen kağıdı kalemi bırak. Ben bu sayfada en temiz kalanım.

Burası hayalet dünya. Hadi gel biz gerçek yapalım...

*İsim ve italik yazılan bölüm “HAYALET DÜNYA” adlı filmden alıntıdır.
**Resim: loadtr.com

GEÇERKEN UĞRAYAN ZAMAN

12.11.2008
Seni görmeden nasıl yaşanır bilmiyorum. Bilmeden yaşayıp gittiğim, es geçtiğim, görmezden geldiğim o kadar çok şey var ki etrafımda sözünü bile etmediğim, ama seni görmeden nasıl yaşanır gerçekten bilmiyorum. Sesini duymadan, dokunmadan yüzüne, ellerini hissetmeden, seninle herhangi bir şey hakkında tek bir kelime bile etmeden…


Geçerken uğramış olsa zaman. Kendi hızından kendi başı dönmüş olsa, bir nefeslik mola istese, gelip oturuverse yanımıza tam da biz en güzel halimize bürünmüşken. Konuşmaya başlasak oradan buradan derken derin, koyu bir sohbetin içinde bulsak kendimizi, hiç bitmese istesek, zaman bile kendinden geçse, kendinin nasıl geçtiğini anlayamadan hem de…Sonra kalkıverse aniden, biz kalsın diye bakarken o bırakması gereken anılardan, yaşanması gereken bu anlardan, varılması gereken yarınlardan bahsetse, dur diyemesek, durursa eğer yaşamın durup da kalacağı, bir daha atmayacağı yürekleri, kendini gizleyenleri, her adımı izleyenleri, yolunu gözleyenleri düşünüp de susuversek sorgusuz sualsiz. Giderken bir parça bıraksa kendinden, unutmuş gibi yapsa, seslenmeyip ardından unuttuğunu varsaysak bizde. Ve biz hep o en güzel halimizle kalsak,unutulan ama unutmadığımız o anda, zamanda, hayatta, kendimizde, birbirimizde…


Seni görmeden nasıl yaşanır bilmiyorum. Bilmeden yaşıyorum ya bende zaten kaç zamandır kör sağır dilsiz. Belleğimde en son bende olduğun zamanların anıları…Kırık dökük bir geçmişin izlerini saklıyorum yüreğimde, bir gölgenin yarım yamalak adımlarını taşıyorum. Yaşıyorum. Senden sonra hayat, ağır aksak, el yordamı…


Resim: loadtr.com

SADECE "MUSTAFA"...

10.11.2008
Neden “Mustafa” diye sorulduğunda “en insani, en yalın halini anlatmak istedim” şeklinde cevaplamıştı Can Dündar bir programda. “Kemal ve Atatürk isimleri sonradan aldığı, adına sonradan eklenen isimler. Onun asıl adı Mustafa ve ben de tüm insani yanlarıyla Mustafa’yı anlatmak istedim.”


Belki de sırf bu yüzden 29 Ekim’de ben ilk defa Atatürk’ü değil, Mustafa’yı seyretmeye gitmiştim sinemaya. Bahtsız Ahmet’in kardeşi, Ali Rıza Bey’in yetimi, Zübeyde Hanım’ın gözünün nuru Mustafa’yı. Ali Fuat’ın kadim dostu, Corinne’nin sevdalısı, Fikriye’nin gizli aşkı, Latife’nin kocası Mustafa’yı...Ben o gün kendi sözleriyle “beyni vücudundan önde, önlerde giden” bir dehanın, bir öngörü ustasının, bir devri kapatıp yeni bir devir açan bir devlet ve siyaset adamının en insani hallerini görmeye gittim.

Ve gördüm ki Mustafa hepimiz kadar, hatta hepimizden daha fazla insandı; kendi sağlığını hiçe sayıp, gecesini gündüzüne katıp, bu uğurda yalnız kalmayı bile göze alarak kendinden öte milletini düşünüp, yoktan bir devleti var ettiği için.

Ve seyrettikten sonra bir kez daha anladım ki bizlerin sadece üstün zekası, öngörüsü, devlet ve siyaset adamlığı, hırsıyla Atatürk’e değil insani yanıyla, insan yanıyla daha nice Mustafa’lara ihtiyacımız var.

Filmdeki bazı konuların öne çıkarılması, bazı dialogların yanlış anlaşılması konusundaki görüşlere, eleştirilere saygım sonsuz, elbette kimse beğenmek zorunda değil. Ama Can Dündar’ı vatan haini ilan edip de, bu film kesinlikle çocuklara seyrettirilmesin şeklindeki polemikler gerçekten çok saçma, acımasız ve gereksiz geliyor bana. Çünkü kalkıp da biri bana bu filmde geçen alkol, zevk düşkünlüğü, çok sigara içmesi vb konuları hata olarak sunma cesaretini gösterecekse eğer benimde ona soracağım tek bir soru olacak o zaman; peki bunlar “hataysa” kim bu kadar az hatayla bu kadar büyük işler başarabildi ki şimdiye kadar???

Bu konuda aslında yazılacak söylenecek çok şey var. Ama daha fazla uzatmak istemiyorum. Ve son olarak bugüne kadar bu film hakkında yazılmış olup da okuduğum en kısa, az ve öz ve en güzel yazıyı yazarının da onayıyla buraya ekliyorum. Tekrar teşekkürler sevgili "abi" bu yazı için...


İNSANİ BİR RÜYA...

- Ata’m, seninle ilgili bir film yaptılar.


- Ne güzel. Sonra?


- Sonra kavga çıktı Ata’m.


- Kimler kavga ediyor, çocuk?


- Lâik kesim kendi arasında kavga ediyor, Ata’m.


- Bak evlâdım. Sana iki kelâm edeyim; “Cumhuriyet fikir serbestliği taraftârıdır. Samîmi ve meşrû olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.” “Türk çocuğu ecdâdını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Bunları unuttunuz siz.


Sizler, aranızda kavga edeceğinize, tek yürek olup, asıl hedeflerinize odaklanmalısınız.


Bir filmle benim incitilebileceğimi ya da küçültülebileceğimi düşünüyorsanız, sizler, kendi içinizde yeteri kadar kuvvetli değilsiniz.


Bak, karşı taraftan hiç ses yok...Çünkü onlar, sizin aranızda bir film yüzünden çıkmış olan bu kavgayı, ellerini oğuşturarak seyrediyorlar. Çünkü onlar henüz hiçbir şey söylemeden, filmi seyreden sizler benim hakkımda “sarhoş, kafayı bulunca ağlayan zayıf adam, zampara, diktatör, korkak” sıfatlarını kullanıyorsunuz.


Evet çocuk. Bu sıfatları sizler kullanıyorsunuz. Onlar seyrediyor, gülüyor...Yarın bu kelâmları onlar kullandığında, sizlere diyecekler ki; “Bunlar sizin kendi kelimeleriniz.”


Türk milleti zekidir demiştim hâlbuki. Gördün mü yalnızlığımı?


Yazık. Çok yazık...


***Yazının orjinaline http://ahbeguzelabimbe.blogspot.com/2008/11/insani-bir-ruya.html linkinden ulaşabilirsiniz.

GÜN SONU RAPORU

7.11.2008
“Gün sonu alıyorum” dedim. “Ne alıyorsun" diye şaşkın bir sesle sordu, anlamadı tabi haklı olarak. Telefonun çalıyor, açıyorsun ve “efendim” diyorsun. Arayan kişi sana selamsız sabahsız, açıklamasız “gün sonu alıyorum” diyor birden. Aslında arayan kişi sana demiyor onu, o sırada kendisine ne yaptığını soran Meltem’e (iş arkadaşı) söylüyor. Fakat bir yandan seni arıyorken -telefonu bu kadar çabuk açacağını beklemiyor elbet- bir yandan da arkadaşına laf yetiştiriyor. Derken sen aniden açıyorsun telefonu ve karşından bir ses “gün sonu alıyorum” diyor sana. Ben olsam ben de şaşırırım tabi...


Neyse, “gün sonu alıyorum” dedim ben tekrar ona. Ve küçük bir açıklamayı hakettiğini düşünerek, küçük de bir açıklama yaptım. Yani işin en basit anlatımıyla “çeşitli bankalara ait pos makinalarından gün boyunca yaptığım bütün işlemleri ayrıntılarıyla gösteren işlem raporlarını alıyorum” dedim. Kırk yıldır tanışıyor değildik hatta yıl bile uygun bir zaman kavramı değildi tanışıklığımıza dair, ama biz kırk yıldır tanışıyormuş gibi, gerçekten günün sonunu getiren bir konuşma, gülüşme ve vedalaşma aşamalarını gerçekleştirip anlamsız başlayan ama anlamlı biten (en azından benim için) telefon konuşmamıza son noktayı koyduk. Yerimden kalktığımda en azından kırk yıldır tanıştığım çoğu insandan beni daha fazla anladığına emindim.

Elimde evraklarım muhasebenin yolunu tutmuşken bir yandan da kendi kendime konuşuyordum çoğu zaman yaptığım gibi. Kendi gün sonumu da alsam nasıl olur acaba diye düşünmeye başladım birden. Bedensel ve zihinsel faaliyetlerim için her gün “gün sonu” yapsam mesela. Duygusal, zihinsel, fiziksel raporlarımı sırasıyla akıl ve yüreğimden alsam. Sonra vicdanıma sunsam, “al işte bugünde böyle geçti bak bakalım ne var ne yok” diye. Eksik mi kalmışım çoğu zaman olduğu gibi yoksa fazlalığım var mı bir sonraki güne kalan. Ya da ucu ucuna eşitlemiş miyim bugünümü, ne karda ne zararda, ortalarda bir yerlerde yaşayıp gitmiş, tüketmiş miyim. Yarına ne bırakmışım, ne taşımışım bugünden. Yarından yana neye ümitlenmişim, heveslenmişim. Bak bakalım ne katmışım kendi ellerimle kendi yaşamıma, ve neleri atmış, azaltmışım kendimden. Hadi kendime olmadı diyelim, bir başka yaşama bir yararım dokunmuş mu acaba, kendim için olmasa bile bir başkası için iyi bir şey yapmış mıyım. Yoksa suya sabuna dokunmadan bir günü daha yırtıp atmış mıyım ömür denen bu sayfaları hızla tükenen takvimden...

Tüm bu ve benzeri soruların cevaplarından oluşan uzun bir rapor sunsa bana vicdanım. Sonra ben o raporu okuyup, üzerinde iyi kötü düşünüp, artık “dün” olan bugünden alacağımı alıp, yarına doğru devam etsem. “Gün başı” yapsam yeni bir gün için mesela. Sil baştan, yine, yeni ve yeniden başlasam....Olur mu acaba. Neden olmasın ki. Gerçi bu soruların çoğunu zaten gün içinde sormuyor muyuz kendi kendimize. Yada geceleri tekbaşınalığımızı bu cevabı çoğu zaman bilinmeyen, bilinse bile nedense tam olarak verilemeyen sorularla boğup durmuyor muyuz. Sonra da sırf bu soruların ağırlığından kurtulmak için belki de, uykunun o sıcacık kollarına sığınıp da kaçmıyor muyuz kendimizden...Belki de bu cevapları erteleyerek aslında bütün bir yaşamımızı ertelemiş olmuyor muyuz. Ve her seferinde biraz daha eksik yaşamıyor muyuz hayatı olması gerektiğinden...

Telaşla çıktım muhasebeden. Yok yok vazgeçtim ben bu işten diye söylendim kendi kendime. Ucu bucağı gözükmeyen upuzun bir raporu düşünmesi bile yormuştu beni. Yok yok böylesi daha iyi. Ben kendi kendime hallederim duygularımı, düşüncelerimi, yaptıklarımı, yapacaklarımı, kendime dair ne varsa hepsini...İşleme, rapora, işin içine rakamların girmesine ne gerek var. Hem ben oldum olası matematiği de hiç sevmem...Bırakmalı, akıp gitmeli hayat bir su gibi ellerimden. Ben avucumda kalan su damlalarının değerini, o serinliği hissedeyim yeter...

“Ne oldu ne bu suratının hali” diye sordu Meltem. Topladım pılımı pırtımı, “yok birşey” dedim, “işim bitti, çıkıyorum ben. Gün sonlarını muhasebeye teslim ettim.”




Resim: kadin.muhendisler.googlepages.com/rapor.gif/r...336 x 365 - 31k

OYUN

4.11.2008
Ah be hayat mızıkçılık yapma. Hep ben yumuyorum. Sen saklanıyorsun. Önüm, arkam, sağım, solum sobe. Gözümü açıyorum. Bir varsın. Bir yoksun.

Balkon demirlerinin arasından bakıyorum şimdi sana. Eski günlerde, dar vakitlerde saklı çocukluğum. Melekler kardeşimin oyun arkadaşı olmuş. Bense annemin korku dolu sığınağı. Düşlerim balkondan düştü de kaç kez, inip toplayamadım. Yeni düşlere gebe, olmayan oyunlara hasret çocuk yaşım.

Ah be hayat sorum sanadır. Yaşım büyüdükçe ufaldım sanki. Kendimi topluyorum da şimdi sokak aralarından. Çocukluğum bir oraya bir buraya dağılmış. Acılar yaşıyorum gizli kapaklı. Artık vakit geniş. Gel desem yeni oyunlara. Yeni baştan. Benimle oynar mısın?

Adını koyamadığım yalnızlıklar yaşıyorum bu aralar. Herkes büyümüş de bir ben kalmışım. Çocuksu inatlara yeniliyor tüm hislerim. İçime sinmeyen yaşamlar gözümün önünde. Eski fotoğraflara takılı aklım. Bir türlü ayak uyduramadım ya senin adımlarına. Hep bir yerlerde asılı kaldım.

Ah be hayat sözüm sanadır. Düşündüğüm gibi değilmişsin. Büyüdük diye mi boşaldı bütün çocuk parkları. Alnımda yüzüme çarpan salıncağın izi kalmış. Yüreğimde senin çarpıp da kaçtıklarının kapanmaz yarası. Vazgeçtim ben senden. Al misketlerini ver bebeklerimi. Oynamıyorum artık seninle desem. Kızıp da bana küser misin?

Hep bir neye niyet, neye kısmet geçiyor günlerim. İçimin kalabalığı çoktan boyumu aşmış. Hayat bir okulmuş öyle diyorlar sağdan soldan. Benim çocukluğum sınıfta kalmış. Pembe yalanlarla gözlerim bağlı. Kendimi kandırıyorum olmadık oyunlarla. Benim aslında kendimin en büyük düşmanı...

Ah be hayat oyunlardayım ben daha. Büyüyemedim otuzluk bedenime inat. Beceremedim. Çocukluğumun derdine düştüm bu yaşta. Sokak aralarında, oyunlar peşindeyim. Üstüme gelmesen. Bozmasan iki kuruşluk keyfimi. Olmadık zamanlarda acıtmasan canımı olmaz mı?

Ah be hayat korkum sanadır. Bilirim bırakmazsın peşimi. Ne yaparsam yapayım iki elin yakamda.

Ah be hayat sitemim sanadır. Ne olur çalışmadığım yerlerden sorma.


Resim: loadtr.com

BİTMEYEN RESİM

1.11.2008
Bir gidiyorum bir geliyorum, diyorum nerede olduğumu soranlara. İnce bir çizginin üzerinde kendi peşimde koşturup duruyorum. Cenneti cehenneme, cehennemi cennete taşıyarak. Hayat düğüm olup kalmış boğazımın ucunda. Boğulmadan çözmeye çalışıyorum.

Bir varım bir yokum diyorum, nerede olduğuma bakanlara. Uyanıyorum düş. Uyuyorum gerçek. Yüreğimin yolunda yürüyüp gidiyorum diyorum. Bazen kendi ayaklarıma dolanıyorum. Bazen de başkalarının ayaklarına basıp geçerek. Ama ne olursa olsun yitirmemeye özen gösteriyorum hayatımın yaşanıp ta tüketilmiş, bitirilmiş karelerine. Yüreğimin en kuytu köşelerinde saklıyorum.

Bir orada bir burada sürüp gidiyor işte hayat. İyi misin, diye soruyorlar. Evet, diyorum ve başlıyorum anlatmaya iyiliğimi...Tam anlatırken sözlerimin arasına bir yalan giriyor. Kara kuru bir yılan gibi sinsice kıvrılarak gelip te çörekleniyor tüm kelimelerimin üzerine. Dilimden dökülen herşey kararıp soluyor. Kendi yalanım kendi dilimi sokuyor. Susuyorum.

Koca bir resim tuvalinin önünde dikilip duruyorum bugünlerde. Doğru rengi bulmaya çalışan bir ressamın tedirginliğinde ve telaşında, atılmayı bekleyen son bir fırça darbesini saklıyorum ellerimde. Zamanı ve rengi belirsiz...

Resim: loadtr.com

ARADAKİ 7 FARKI BULUN!

30.10.2008
*Ankara’da bazıları çocuk olmak üzere 9 kıza tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan Devlet Opera ve Balesi sanatçısı Şahin Öğüt’ün 2001’de de yine aynı suçtan yakalandığı halde babasının emniyet müdürü olmasının etkisiyle gözaltına bile alınmadan yargılanıp beraat ettiği öne sürüldü. Tekrar yakalanmasında önemli bir rol oynayan davanın mağdurlarından F.O.’nun ifadesine göre ise; Ankara Ağır Ceza Mahkemesi kendisinin “bakire olmamasını” Öğüt’ün beraat gerekçelerinden biri olarak saydı.

*14 yaşındaki B.Ç.’ye cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle yargılanan ve 6 aydır cezaevinde bulunan Vakit gazatesi yazarı Hüseyin Üzmez, Adli Tıp’tan istenen ve 40 gün içersinde hazırlanıp gelen rapordaki, B.Ç’nin yaşananlardan dolayı bedensel ve ruhsal sağlığı anlamında herhangi bir sorunu olmadığı bilgisine dayanılarak serbest bırakıldı.


*İzmir’de 14 yaşındaki Sercan Bodruk’un okul dönüşü servis minibüsünün altında kalarak ölümüne sebep olmaktan 6 yıl hapis istemiyle yargılanan ve geçen duruşmada tahliye edilen sürücü Necati Özsoy, bilirkişi ve adli tıptan gelen 2 ayrı rapor sonucuna göre 8/2 kusurlu bulundu. Ölen Sercan Bodruk’un ise “asli” kusurlu ilan edildiği duruşma dosyadaki eksikliklerin giderilmesi için ertelendi.


*Aksaray’in İncesu Beldesinde 13 yaşındayken nikahsız olarak evlendirilip 14 yaşında anne olan A.Y’nin erken yaşta çocuk sahibi olmasına yönelik polisin açmış olduğu soruşturma devam ederken aynı hastanede aynı gün 15 yaşındaki N.C.’nin de doğum yaptığı öğrenildi.


*Digitürk’ün Süper Lig’deki maçların yasadışı olarak yayımlanmasından dolayı Diyarbakır 1.Sulh Ceza Mahkemesi’ne yaptığı şikayet başvurusu sonrasında Türk katılımcılarına kapatılan blogger ve blogspot uzantılı tüm blogların “eksik evrak” nedeniyle kapatma kararının yürütülmesi durduruldu.


Bunlar son günlerde yaşananlardan sadece bazıları. Şahin Öğüt davasının mağdurlarından F.O. tecavüz şikayetinde bulunmak için “bakire olması” gerekliliğini öğrenmiş midir, 14 yaşındaki B.Ç. sahip olduğu yaşından büyük “bedensel ve ruhsal olgunluğuna” daha neleri sığdıracaktır, kendi canı neredeyse hiçe sayılmış olan 14 yaşındaki Sercan’ın en azından organlarıyla hayat bulan 6 kişinin yaşamı bundan sonra önemsenecek midir, kendileri büyümeden bebek sahibi olan 13 yaşındaki A.Y. ile 15 yaşındaki N.C. çocuklarını vatana millete hayırlı birer evlat olarak yetiştirebilecekler midir, sık sık tekrarlanan “kapatılma” kararları bir gün sona erecek midir bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki bu birbirinden bağımsız gibi gözüken olayların temelinde, aslında benzer hatta aynı sorunlar yer almakta...


Sorunlar belli olduğuna göre peki ya çözümler nerede???




SANSÜRLENEN SADECE BLOGLARIMIZ MI?

28.10.2008
Burası benim evim. Yaklaşık 3 ay olmuş taşınalı. Bir güzel yerleşmişim, emek vermişim,varolanların yerlerini değiştirip yeni yeni eşyalar yerleştirmişim, bir sürü misafir ağırlamışım, kimisinde bir kahve içimlik, kimisinde uzun sohbetler eşliğinde kendiminki gibi bir sürü eve misafir edilmişim. Yaşayıp gidiyorum işte böyle kendimce. Derken birgün evime geliyorum, anahtarımı kilide takıyorum ama dönmüyor. Kapı açılmıyor bir türlü. Pek beceriksizim ya bu konularda, söylene söylene birkaç kere daha deniyorum ama yok, her yer kapı duvar. Kendi evime giremiyorum. Sonra kapının altında bir zarf buluyorum. Ve içinde hiçbir açıklama olmadan “artık evime giremeyeceğim” yazıyor. Hiçbir şey anlamadığım için şaşkınlıkla sağa sola, arkadaşlarıma danışıyorum ve onların da aynı durumdan muzdarip olduğunu öğreniyorum; kimse evine giremiyor. Sonradan “birkaç kişinin vermiş olduğu rahatsızlıktan ötürü” evlerimize alınmadığımız haberi ulaşıyor bizlere. Evet evet sadece “birkaç kişinin hatası” herkese mal ediliyor. Burada mantık nerede?


Kapının kilidini değiştirip, camı kırıp, arka bahçeden dolanıp evime tekrar girebilir, misafirlerimi, arkadaşlarımı bu şekilde konuk edebilirim. Ya da pılımı pırtımı toplayıp başka bir adrese taşınabilirim elbette. Bunlar olası çözümler. Ama çözüm dediğin bir sorun karşısında üretilmez mi? Burada bir sorun olduğu belli ama sorun ben değilsem, benden kaynaklanmıyorsa neden ben kendi evime girmek konusunda böylesine çözümler aramak zorunda bırakılıyorum ki...


Sahi bunun açıklaması nedir? Sadece okuduğumuz, yazdığımız, kendi kendimize karaladığımız, bununla yetinmeyip bu sayfaları “günce” kavramından çıkarıp da, fikirlerimizi, duygularımızı, anılarımızı, deneyimlerimizi paylaştığımız, kurulan bağlarla ve yapılan organizasyonlarla anadolu’da kız çocuklarımızı okuttuğumuz, İzmir’de diktiğimiz fidanlarla kendi adımızı verdiğimiz bir orman sahibi olduğumuz, hasta çocuğu için madden ve manen yapacak hiçbir şeyi kalmadığından son çare olarak bu sayfalar üzerinden bizden yardım eli isteyen bir babanın çığlığı olup yardım edebilmek amaçlı çırpındığımız blog sayfalarımız hangi nedenden ötürü ve hangi hakla karartılabilir? En doğal, en basit, en insani hakkımız olan “iletişim hakkımız” nasıl elimizden alınabilir?


Farkında mısınız sansürlenen, karartılan, elimizden alınan sadece blog sayfalarımız değil aslında, hayatımız ve hatta insanlığımız...Peki aydınlık için birşeyler yapmamız gerekmez mi???



***Gün içersinde BLOGGER.COM üzerindeki kapatma kararının yürütülmesi durduruldu. Ne zamana kadar bilinmediği gibi internet üzerinde hala eksik kanun ve yanlış uygulamalar nedeniyle kapatılmış olan site ve yayınların varlığını da göz ardı etmemeli. İşte bu nedenle SERBEST YAZARLAR PLATFORMU haklarını savunmaya, taleplerini iletmeye ve demokratik çözümler aramaya yani kısaca yoluna kaldığı yerden aynen devam ediyor.



Resim: bp3.blogger.com/.../pyHiHzQfqSo/S220/sansür.jpg

DUYURU

26.10.2008
Biz SERBEST YAZARLAR PLATFORMU’nda buluşuyoruz: http://www.serbestyazarlar.com

Tepkinizi anlatan yazılarınızı posta@serbestyazarlar.com adresine gönderebilirsiniz.

Bu platformda üye olarak yer almak isterseniz lütfen seçtiğiniz e-posta adresinizi; blog adresinizi ve isminizi eklemeyi unutmayınız. İlk anda olmasa da ilerleyen günlerde sizin adınıza birer kayıt açılıp kayıtlarınız posta olarak size ulaştırılacaktır. Yolladığınız yazılar ya da mesajlar SERBEST YAZARLAR PLATFORMU’na hemen eklenecektir.

ARKADAŞLARIMA...

22.10.2008
“Bence arkadaşlık sadece arkadaşlıktır. Birini görmek size iyi geliyorsa, onu dinlemekten, ona anlatmaktan hoşlanıyorsanız, çirkinliği, aptallığı onu küçümsemenize yol açmıyorsa, güzelliği, zekası bir parça olsun sizi kıskandırsa da gurur duymanızı sağlıyorsa, onunla abuk sabuk konular hakkında bile sohbet etmek sizi rahatlatıyorsa, onu arama gereği duyuyorsanız, onu düşündüğünüzde yüzünüze rahat, geniş bir gülümseme yayılıyorsa sorun kalmamıştır. O kişi arkadaşınızdır. Onun zeki, aptal, iyi, yetenekli, kötü, zalim, kaba, nazik, güzel, çirkin, ünlü olmasının hiçbir önemi yoktur. Arkadaşlık bütün bu niteliklerin üstündedir çünkü. Yeter ki masumiyet kaybolmasın.” AHMET ÜMİT


Öncelikle beni layık görüp bana bu ödülü yollayan sevgili Muhabbet Çiçeği, Sufi Saja Ailesi, La Dolce Vita ve tnrzclk’e çok teşekkürler. Sürekli, her alanın kendine gönderen kişinin gönderdiği sayıdan 1 fazlasına yollayarak devrettiği DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ’nü 4 ayrı kişiden aldığım için, bende sayıda sınır tanımadan sağ tarafta UMUR başlığı altında bulunan tüm arkadaşlarıma yolluyorum.



Teşekkür ederim arkadaşım olduğunuz ve arkadaşınız olduğum için...

KUMAŞ VE TERZİ

18.10.2008
Dokunduğun an dağılıverecek bir kumaş parçası gibi ömrüm. Vitrinlerdeki hiçbir elbiseye rengim uymadı. Yama gibi eğreti tek başınalığım. Üzerimde yılların tozu ve ağırlığı...

Bir prova mankeni gibi her beden hayat denendi üzerimde. Olmayan gözlerimden bakıyorum da zamana, üzerimdeki iğne izleri kadar çok ve derin hüznüm. Ya küçük geldi yalnızlığım bana, ya da içine hiç sığamadım. İçimdeki makas izleri hep kan kırmızı...

Dokunduğun an eriyiverecek bir kumaş parçası gibi ömrüm. Hiçbir açığı kapatamadı yüreğim, akıl oyunlarının hep gerisinde kaldı. Yitip gidecek ne varsa hep aslını yaşadım ben. Elimde kalan sadece yalan hayatların kopyaları...

Hiçbir yaşamın içine ait hissedemedim kendimi. Ya fazla gelip taştı yüreğim, ya eksik kaldı tüm bildiklerim. Yer edinemedim. Hayat denen bu albümde hep bir yanı kesilmiş bana ait anların fotoğrafları...

Şimdi seçim senin; dokunup ta en ince ipliklerine kadar ayıracak mısın kalan ömrümü ellerinle. Yoksa en bıçkın terzinin bile yapamadığını yapıp, alıp da yüreğimi yüreğine dikecek misin. Ekleyecek misin kendi ömrüne...


Resim: Salvador Dali

ELİMİN GİTMELERİ

15.10.2008
Saatin sesiyle zaman ikiye bölünüyor yine. Hayat ikiye bölünüyor, ben ikiye...Bir yanımı uykunun o sıcacık koynunda bırakıyor aklım, düşlerimin peşinde...Diğer yanım söylenerek kalkıyor yataktan. İşte yine aynı şey diye düşünüyorum aynada yüzüme bakarken. Karşımda aynı bildik ama bir o kadar da yabancı yüz bana ait olan...

Ellerimle son düş parçalarını da söküp alıyorum yüzümden. Ve gerçek olana hazırlıyorum kendimi. Gerçek yaşama...Zamanın izine bırakıyorum ellerimi. Bana katacaklarını, benden alıp geride bırakacaklarını bilmeden. Hiç düşünmeden. İşte diyorum ellerimle başladığım bir gün daha...

Ve sonra gece kendimle başbaşa kaldığımda alıp da yerleştiriyorum bütün düşlerimi yüzüme, gözlerime yeniden. Ve öyle kapatıyorum gözlerimi. Ben her gece avuçlarımda sakladığım düşlerle giriyorum karanlığın o tedirgin koynuna. Sadece kendim biliyorum.

Cebimden çıkarıp masaya koyduğum ellerime bakıyorum şimdi, ilk defa görmüş gibi. Ellerim, ellerim benim...

Günümü başlatıp gecemi sona erdiren ellerim. Gün içersinde nereye koyacağımı bilemediğim ellerim. Beni dinlemeden bir kitabın satırları arasına, bir telefonun aranmayacak tuşlarına, bir yaşamın unutulmayacak hafızasına kayıp giden ellerim...

Dilimin söyleyemediklerini dillendiren, yüreğimin gösteremediklerini hissettiren ellerim...Belirsizliğin telaşını, bir sevginin sıcaklığını, bir yalanın acımasızlığını, hayal kırıklığının acısını gözler önüne seren ellerim...Yüzümün gizlendiği, yüzümü gizlediğim ellerim...

Ellerimle tuttuğum ne kadar da çok şey varmış. Ellerimle yaşadığım...Avuçlarımın arasında sakladığım ne çok düş. Taşan ne çok gerçek. Peki ya ellerimin arasından kayıp gidenler...

Tutamadıklarım...

Tutamadığım ellerine...


Resim: i122.photobucket.com/.../memduhmengi/Eller.jpg

YAĞMUR VE GÜL

11.10.2008
Yağmuru sever miydi, bilmiyorum. Sormamıştım. Söylememişti. Hepsinden önemlisi paylaşmamıştık bile. Çünkü biz, o bunaltıcı yaz sıcağında eritip tüketmiştik, elimizde aşk adına ne varsa. Yağmur o günlerde bizim aşkımızın sokaklarına hiç uğramamıştı. Gitmeye karar verdiği gün, içimde başlayan, çoşan ve bir okyanus olan yağmuru ise hiç bilmedi. Sormadı. Söylemedim. Neden sonra, bizim oralara da uğramaya karar vermişti işte yağmur. Ama ıslanan sadece bendim...

Yağmuru sever miydi bilmiyorum. Ama kırmızı gülü çok sevdiğini bildiğim için, kırmızı bir gül gönderdim ona yağmur yerine. Nedeni yok, benim gibi üşümesini istemedim belki de...Isındı mı bilmiyorum. Sormadım. Söylemedi. Ve böylece, çiseleyen bir aşkın tarihi, yağmura değil tek bir kırmızı gül tanesine yenildi.

Şimdi, delicesine bir yağmur dışarıda. Ve soğuk. Benim içimse, kırmızı bir gül tanesi kadar sıcak ve dingin. Islanan kim, bilmiyorum...

Resim: img159.imageshack.us/.../7831/adszk21nb2ou3.png600 x 459 - 216k

MELEK KARDEŞİME...

10.10.2008
Bugün bir fidan diktim senin için. Bugün bir fidana adını verdim.

Telafisi olmayan bir zaman hatasına denk geldik daha çok küçükken, kısa olan çöpü sen çektin. Şimdi hayat senden çaldığı yılları bana ekliyor. Sen 1,5 yaşından bakarken hala bana, benim gözlerim yaşlanıyor.

Biliyor musun en çok gökyüzüne baktığımda hatırlıyorum seni. Gözlerinin rengindendir diye düşünüyorum. Bu yüzden belki de en sevdiğim renk mavi...

Belleğimin tozlu rafları arasında beynimi kanatırcasına dolanıyorum. Bir yüz, bir ses, bir iz aradığım, bana seni anımsatan. Hayalet yüzlerle dolu çerçeveler taşıyor raflardan, kulaklarımda çınlayan boğuk sesler arasında yarım kalan çocuk gülüşün var.

Dokunuşunu anımsayamadığım eller uzanıyor bedenime, küçücük ellerini arıyorum aralarından. Tanıdık bir yığın bakış dolanırken üzerimde, senin mavi gözlerin bana çok uzaklardan bakıyor.
Belleğim anılar mezarlığı, ölü düşlere gebe. Artık rüyalarımda bile sana rastlayamıyorum. O kadar çok zaman geçti ki üzerinden belki bu yüzden bu kadar küçük, bu kadar az sana ait anılar, anlar taşıyorum.

Çok akıllı olduğunu söylerdi annem. Ve benim tüm cadılığıma ve kıskançlığıma rağmen bana çok düşkün olduğunu, beni çok sevdiğini...Bu kadar büyük bir akla ve yüreğe sahip olduğun için mi sığamadın bu dünyaya ve ansızın çekip gittin bilmiyorum.

Düşünüyorum da, artık daha iyi anlıyorum annemi. O sınırsız yüreğinin aniden dikenli tellerle çevrilip için için kanayışlarını, karşılıksız bir sevginin bir avuç toprağa gözyaşı olup akışlarını, bir yanı eksildiği için diğer yanına, “bana” olan sarılışlarını, sığınışlarını...

Yaşandığı anda adını koyamadığım bu acının, bir ucundan tutup azaltamadığım bu yasın gizli bir tanığıydım bir zamanlar. Ama şimdi dile dökmediğimiz kelimelere, kaçırılan bakışlara sığınıp birbirimizden habersiz, her sene bu zamanlarda birlikte söylüyoruz ismini...

Bugün bir fidana adını verdim. Büyüdükçe, dalları gökyüzüne kavuştukça söyleyemediklerimizi iletsin birbirimize diye...

Seni benim yaşıma getirsin, ya da beni senin çocukluğunda yaşatsın ki yeniden, kaybettiğimiz zamanı, eksik kalan yanlarımızı, tamamlayamadığımız oyunlarımızı telafi edelim.

Bugün bir fidan diktim senin için...
Adını beyaz bir taşta görmektense yeşil bir fidanda bilmeyi seçtim.

*Bu yazı eski bir yazı ve kardeşim için katıldığım proje çerçevesinde onun adına diktiğim bu fidan şu anda 1.5 yaşında...


Resim: www.payidar.net/attachments/arkaplan-resimler...

YALNIZLIĞA DAİR...

7.10.2008
Bir yara gibi...

Hani içinde bir yerde, senin bile farkında ol(a)madığın, gözle görülmeyen bir yanında mesela, artık senin ayrılmaz bir parçanmış; elin, gözün, kulağınmış gibi taşıdığın, her canın sıkıldığında, acıdığında veya acıttığında başkalarını istemeden, bir günün bir diğerine uymadığında, kendini bilmediğin huysuz ve umarsız zamanlarında, içindeki boşluklar üşüdüğünde, şimdiye kadar kaç kişiyi üşüttüğünü düşündüğünde, başkalarına az kendine fazla geldiğinde, ya da tam tersini hissettiğinde, yakalayamadığında akıp giden zamanı, tutamadığında her istediğinde istediğin yerinden hayatı, kendini hep geç kalmış hissettiğinde, ama yetişmek için artık çabalamadığını farkettiğinde, sürekli anlaşılmadığından şikayet ettiğinde, ama sen anlatabildin mi bilmediğinde, gün bitişlerinde, mevsim geçişlerinde, her sene sana bir yaş daha eklendiğinde, bir sevgiliden ayrıldığında, bir başkasına sil baştan aşık olduğunda, bir dosta kırıldığında, ailene gücendiğinde, kimi zaman hiç sebebsiz, kimi zamansa sebebini bile bilmediğinde, el yordamıyla çabucak bulup da yerini, bir anda gün yüzüne çıkardığın, tatlı-sert kaşıyarak, canını acıtarak hatta tekrar tekrar kanattığın, ve o kan dinip o sızı geçene kadar, hani tekrar kabuk bağlayıp da içindeki o vazgeçilmez ama bir o kadar da farkedilmez yerini alana, sen kendi içinden çıkıp da tekrar yaşamla bağını kurana kadar, hem kendi hayatına hem de başka hayatlara kan kırmızı bir izle bulaştırdığın bir yara gibi yalnızlığın...

Bilirsin işte...
Boş verilmiş bir yalnızlıktır aslında seninkisi...
Ama boş değil...

***Kardeşim efsa'ya...

Resim: loadtr.com

BAKALIM BEN NE İSTERMİŞİM...

4.10.2008
Vakti zamanında sevgili peri’m (ilham perisi) mimlemişti beni hem de iki ayrı konuda. Birini arayı açmadan yazmıştık da diğeri öylece beklemedeydi. Sonra başka bir gün aynı mim yine düştü kafama. Bu sefer yollayan sevgili “muhabbet çiçeği” idi. Derken araya iş yoğunluğum girdi, ardından doğum günüm sonra upuzun bir bayram tatili…Oh ne güzel bu mim unutuldu gitti diye düşünmedim bile çünkü ben bile unutuvermiştim. Ama sevgili “muhabbet çiçeği” bugün şöyle bir dürtünce beni aklım başıma geldi. Anladım ki yazmadan bu mimden kurtulamayacağım ne yazık ki…


Şaka bir yana sevgili “ilham perisi” ve “muhabbet çiçeği”nin bana pasladığı, ama bir türlü yazamadığım “kadınlar ne ister” konulu mimle ilgili sanırım artık bir şeyler karalamamın vakti geldi. Diğer arkadaşlarımın neler yazdığına şöyle bir baktım da aslında çok da farklı şeyler geçmiyor kafamdan. Bende olayı kişiselliğe indirip bir kadın olarak istediğim birkaç şeyden bahsedeyim. Birkaç dediğime bakmayın aslında bu konu dallanıp budaklanır, laf lafı açıyor şeklinde uzar gider ya neyse…


* İçeriğinde saygı olmayan her türlü ilişkinin bir süre sonra zarar verici bir hale dönüşüp kopacağına ve bir şeyleri veya birilerini koparacağına inandığımdan öncelikle ve her zaman SAYGI istemekte ve beklemekteyim. Ama kadın olarak değil İNSAN olarak…

*Özellikle uzun zamandır görüşmediğim eski komşu, uzaktan akraba, eş dost vb kişilerle yaşadığım karşılaşmalarda tarafıma yöneltilen ilk sorunun yaşım ve bununla ilişkili olarak medeni durumum değil de nasılsın, neler yapmaktasın, en son hangi kitabı okudun, vizyona son giren Pacino ve De Niro’lu gerilim filmini izledin mi vb. şeylerle ilgili olmasını istemekteyim.

*Bir soru sorduğumda baştan savma cümleler veya sessizlik yerine iyi-kötü bir cevap istemekteyim. Tamam bazen bir kadın olarak çok soru soruyor ve hatta bildiğim şeyleri tekrarlatıyor olabilirim. Ama emin olun ki iyi-kötü bir cevap vermek varken baştan savmalar ve geçiştirilen yanıtlar almak beni susturmayacağı gibi sorularıma yeni ve daha yaratıcı sorular ekleyecektir.

*Özellikle erkeklerin sayıca fazla olduğu mekanlara ilk girişte karşılaştığım göstermelik ve yapmacık sevgi, saygı, kibarlık kokan hal ve hareketlerin yerine gerçekten içten gelen ve doğal olan saygı ve kibarlık istemekteyim.

*Sırf kılık kıyafetim ve konuşmamdan ötürü zaman zaman bana tanınmak istenen öncelik ve kolaylıkların ve hatta saygının diğer tüm kadınlara ve hatta erkeklere de gösterilmesini istemekteyim.

*Tanışma, buluşma vb konulardaki ilk tekliflerin benden geldiği durumlarda dile dökülmese bile hala kafalardan geçen şaşkınlık ve soru işaretlerinin artık sona ermesini istemekteyim.

*"Kadınlar çiçektir, su ister." vb düşüncelere şiddetle karşı çıkıyor değilim elbette. Ama kadınların her şeyden önce birer insan olduğunun, “korunma” gibi kavramların fazlaca abartılıp her fırsatta bir zaafmışcasına öne sunulmaması gerektiğinin asla unutulmamasını istemekteyim.


Aslında bu konu böyle uzar gider ama ben burada kesmek niyetindeyim. Ve bir mimi daha bitirmiş olmanın verdiği keyifle topu kadınların ne istediğine dair erkek görüşlerini merak ettiğim sevgili “la paragas”, “tnrzclk” ve “korn”a atıyorum. Hadi bakalım top size doğru geliyor ister yakalayın ister bırakın yanınızdan geçip gitsin…


***Aha unutmadan sevgili Siminim, siminya'm eylül pırtı olarak bir de sana attım bu mimi. Yaz diye değil sadece bana cevap ver diye emi...





Resim: img158.imageshack.us/img158/3352/womenwantnar...

NELER OLMUŞ NELER...

27.09.2008
Bugün yani 27 Eylül

*1529’da: Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı Ordusu Viyana’yı kuşatma altına aldı.

*1538’de: Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, Cenevizli Amiral Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasına karşı Preveze Deniz Zaferi’ni kazandı.

*1922’de: Yunan kralı 1.Konstantin, Anadolu yenilgisi sonrasında tahtını terketmek zorunda kaldı.

*1924’de: Türkiye-İspanya Dostluk Antlaşması Ankara’da imzalandı.

*1928’de: ABD Milliyetçi Çin hükümetinin varlığını tanıdı.

*1931’de: 1930’da Türkiye’nin de katılımıyla ilk kez resmi nitelik kazanan Balkan Oyunları’nın ikincisi başladı.

*1932’de: Mustafa Kemal General McArthur’u kabul etti.

*1939’da: Türk-Sovyet görüşmeleri Moskova’da Saraçoğlu-Molotof arasında başladı.

*1940’da: Japonya, Almanya ve İtalya’nın askeri paktına katıldı.

*1948’de: İstanbul Beşiktaş’taki Deniz Müzesi açıldı.

*1951’de: Milli Mücadele kahramanı Yörük Ali Efe Nazilli’nin Kavaklı Köyü’nde öldü.

*1959’da: Honshu tayfunu, Japonya’da 5000 kişinin ölümüne neden oldu.

*1961’de: Suriye’de askeri darbe oldu. Yeni hükümet Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ve Türkiye’de Suriye’nin yeni hükümetini tanıdığını ilan etti.

*1970’de: Arap Zirvesi Mısır’da toplandı. Ürdün Kralı Hüseyin ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lideri Yaser Arafat, ateşkes antlaşması imzaladı.

*1971’de: Türk-İran demiryolu hattı, Van feribot iskelesinde düzenlenen törenle açıldı.

*1973’de: Seçim gezisi için Isparta’ya gelen CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e taş ve şişe atıldı.

*1976’de: Ankara’da “DGM’ye Hayır” mitingi düzenlendi.

*1990’da: Star Tv kuruldu.

*1995’de: Genelev sahibi vergi rekortmeni Matild Manukyan’ın otomobilinde bir patlama oldu. Manukyan ağır yaralandı, şoförü öldü.

*2000’de: Zorunlu Deprem Sigortası uygulaması başlatıldı.

*2000’de: Sydney Olimpiyat Oyunları’nda 85 kilo güreşçimiz Hamza Yerlikaya olimpiyat şampiyonu oldu.

*2000’de: İrlandalı yazar James Joyce’nin romanı Ulysses’den uyarlanan filme İrlanda’da getirilen yasak 33 yıl aradan sonra kalktı.

*2003’de: TÜBİTAK-BİLTEN tarafından teknoloji transferiyle üretilen Türkiye’nin ilk mini gözlem uydusu BİLSAT, Rusya’dan uzaya gönderildi.

*2003’de: Türkiye’nin ilk milli maratoncularından, Balkan ve Doğu Akdeniz kupalarında şampiyonlukları bulunan Şevki Koru, 94 yaşında öldü.

*2004’de: Sinema ve tiyatro sanatçısı Haluk Kurdoğlu vefat etti.

*Ayrıca 27 Eylül Dünya Turizm Günü ve 26 Eylül-1 Ekim tarihleri arası da İtfaiyecilik Haftası olarak kabul edilmiştir.

*Ha bu arada dünyanın seyrine pek bir katkım olmasa da bugün bir de ben doğmuşum…

Kaynaklar: http://www.tarihtebugun.org/
tr.wikipedia.org
www.herekeli.com

HAYALLERİM VE BEN

20.09.2008

“Meraklanma. Hepimiz aynı değil miyiz başından beri. Başladığımız yol da aynı, yolun sonunda varacağımız kapı da. Seni farklı kılan bu yolu nasıl geçtiğin, nasıl ilerlediğin sadece. Unutma bu hayatta sen, gerçeğinle varsın. Ama düşlerin kadar, düşlerinle yaşarsın.”



Yukarıdaki cümleler geçen sene temmuz ayında yazdığım bir yazıdan alıntı. Sevgili ilham perisi, beni “hayaller” konusunda mimlediğinde aklıma ilk bu cümleler gelmişti. Bende yazıya başlamadan önce buraya eklemek istedim.


Çok büyük hayallerim olmadı. Ama hep hayallerde yaşadım. Evet bu cümleler biraz tezat görünse de birbirine, aslında demek istediğim tam da bu. Şöyle anlatmaya çalışayım efendim; çok büyük hayallerim olmadı derken kariyer, yaşam standartı, evlilik, yurtdışı projeleri ya da herhangi bir hobiye yönelik profesyonel çalışmalar anlamında büyük şeyler düşünüpde istemedim hiçbir zaman. Bu durum ne kadar ailemi hayal kırıklığına uğratmış olsa da ben olduğum yerden, şu andaki konumumdan memnunum. Hep hayallerde yaşadım derken de, gündüzleri zaman zaman gözüm açık kapılmalarım dışında, özellikle geceleri yastığa kafamı koyduğumda mutlaka olan, olmuş veya olacak olayları kendi belleğimin sahnesinde kendi kurgum eşliğinde senaryolara döküp, sık sık başrol oyuncularını ve replikleri değiştirip bir film gibi seyretmişliğim çok oldu ve hala da oluyor.

Geçmişe dönüp baktığımda hayallerimin bir kısmını gerçekleştirdiğimi, bir kısmının yarı yolda takılıp kaldığını, bir kısmının da sanki hiç düşünülmemiş, adı bile geçmemiş gibi belleğimin arka odalarından birinde, anahtarı kaybolmuş bir sandık içinde kitlenip kaldırıldığını görüyorum. İşte bunlardan bazıları:

*Çok istememe rağmen bir bisikletim olmadı. Bunun nedeniyse erkek kardeşimin aniden vefat etmesiyle ailemin sırf beni korumak anlamında üzerime çok düşmesiydi. Bırakın bisikleti uzun bir süre sokağa bile çıkamadığımı ve balkon demirlerinin arasından dışarıda oynayan çocukları seyrettiğimi çok iyi hatırlıyorum. En nihayet dışarı çıkmaya başladığımda da bisiklet hevesimi arkadaşlarımın bisikletlerine gizli gizli binerek gidermeye çalıştım ve sonrasındaysa yerini başka hayaller aldı.

*Ortaokulda bir dönem voleybol kursuna yazılmayı ve profesyonel anlamda bu spor dalıyla uğraşmayı çok istemiştim. Ama bu seferde kursun okul sonrası olması, idmanların uzun ve yoğun sürmesi, eve gidişimin çok geç saate kalması ve ne yazık ki beni eve götürecek servis ücretini karşılama anlamında maddi durumumuzun olmaması bu hayalimi başlamadan bitirdi. Bende diğer ilgi alanım olan ve çok fazla maddi ve zamansal anlamda sorun yaşatmayan futbolu tercih ederek okul turnuvasına katıldım ve takımımız turnuva birincisi oldu.

*Lisede çok istediğim müzik yarışmasına katılıp ilk defa bir sahnede ve kalabalık önünde sarkı söylemeyi becerebildim. Dereceye giremesem bile müzik hocamın iyi bir mezzo soprano olduğumu ve iyi bir kulağım olduğunu söylemesi bana yetti de arttı bile…

*Yine küçüklüğümden beri hayalim olan bateri çalmayı bu konuda sağlam kişilerden bir süre ders almama ve hatta hala dostluğumun sürdüğü Engin Yörükoğlu gibi Türkiye’nin en iyi bateristlerinden biriyle uzun süre birlikte çalışmama rağmen özel nedenlerden ötürü devam ettiremedim.

*Gazetecilik okumak ortaokuldan beri hayalimdi ve bunu gerçekleştirdim de. Ama sonrasında yaşadığım bir takım hayal kırıklıkları, beklentilerimin gördüklerimle uyuşmaması, hatalı tercihler ya da doğru tercihlerin hatalı insanlar tarafından harcanması vb nedenlerden ötürü şu anda kendi mesleğimi yapmak yerine uzun zamandır başka bir sektörde çalışıyorum.

*İlk kadın spor köşe yazarı olamadım belki ama en azından TRT’de bir süre spor muhabirliği yaparak birazcık da olsa hevesimi almış oldum.

İşte bunlar benim olmuş, yarım kalmış veya hiçbir şekilde başlamamış hayallerimden bazıları…Şu anda da olmasını dilediğim iki hayalim var elbette. İlki eğer dünyaya bir daha gelirsem ve eğer bu sefer beni kan tutmuyor olursa profil uzmanı olmak. Tamam bu biraz hayaldışı gibi oldu kabul o zaman daha gerçeğe yakınını söyleyeyim. İçimdeki karışıklığı, kendi karışıklığıyla arttıran bu şehirde ne olursa olsun yaşlanmamak. Nerede, nasıl, ne şekilde ve kimlerle yaşamak istediğime dair ayrıntıları bende kalsın. Hayalim gerçekleştiğinde söylerim.

Düşündüm de hayal kurmamak diye bir şey yoktur aslında. Sadece herkesin hayallerinin boyutları, yaşama dökülüş anları, şekilleri, önem sıraları farklıdır. Hayat bir şekilde devam ediyor sonuçta ve biten, unutulan, hatırlanmayan bir hayalin yerini mutlaka ama mutlaka bir başkası alıyor. Ne de olsa zaman zaman bizi ağırlığıyla boğan yaşam, ancak hayallerle hafifleyip daha yaşanılır oluyor. Düşlerinizin gerçeklerin ağırlığından ezilmediği, gerçeklerinizin düşlerin fazlalığından göz ardı edilmediği nice günlere…

Ve eğer kabul ederlerse bu sefer topu aynadaki ben, bir delinin güncesi ve kördüğüm’e atıyorum. İster tutun ve yazın, ister bırakın geçip gitsin yanınızdan…



Resim: loadtr.com

YAŞARKEN...

16.09.2008
Bir eli aklında yaşamalı insan...

Hani bazen yüreğinin yetmediği yerlerde, dilinin dönmediği, kelimelerin bilinmediği, sözün bittiği anlarda mesela, nefessiz kaldığında, kaskatı donduğunda acıdan veya hayat durdu sandığında, terkedilmiş ve unutulmuş olduğunda, anlamaya çalışıp ta sadece kendini kandırdığında, cenneti cehennem, cehennemi kül olduğunda, işte böyle zamanlarda eliyle değip de aklına, hayatı boğan o düğümleri birer birer gevşetmeli tekrar...

Gevşetmeli ki; şöyle bir silkelenip kendine gelsin. Boğulup kalmasın akıl. Gelip geçicidir bu delilik hali desin kendi kendine. Dindirsin içindeki kendini bilmez öfkeyi, bu densiz kızgınlığı. Zamana yenilmesin.

Bir eli yüreğinde yaşamalı insan...

Hani aklının almadığı zamanlarda, gözün kör, dilin lal, kulağın sağır olduğu, yapmadığın, söylemediğin, aklına bile getirmediklerin sunulduğunda sana, seyrederken gözünün önünden akıp giden ve dokunamadığın zamanı telaşla, sana sadece sessiz hafler bırakıldığında, bir hiç uğruna yitip giderken herşey ve sen sadece hayretler içinde bakakaldığında, hani pamuk ipliğine bağlıyken iyiye, güzele, doğruya dair tüm umudun, işte böyle zamanlarda eliyle değip de yüreğine, hayatla arasındaki incelen o bağı kalınlaştırmalı tekrar.

Kalınlaştırmalı ki, şöyle bir silkelenip kendine gelsin. Soluklanıp durulsun yürek. Geçsin bu küskünlük zamanları, bu kırgınlık halleri. Alacağı ve vereceği her nefes için yenilensin. Sesi kesilmesin...

Her nerede ve nasıl olursa olsun, bir eli aklında diğer eli yüreğinde yaşamalı insan. Ne aklının izinden şaşmalı sapsa bile zaman zaman yanlış yollara, ne de kulakları duymasa da bazen hayatın nabzını ta derinden, yüreğinin sesinden vazgeçmeli...

Resim: loadtr.com

NEFRET Mİ DEDİNİZ YOOK CANIMM...

13.09.2008
-Kilitte dönen anahtar sesiyle mutfak kapısından kafamı uzatıyorum. Yorgun ve bir o kadar da sıkkın bir ifadeyle içeriye giriyor. Bana yemekte eşlik edebileceğini düşünerek davet etmek için kapı önünde bekliyorum yüzümde güleç bir ifadeyle. Derken çantasını yerden alıyor, selam vermek, yüzüme bakmak vb. bir eylem yapmadan sanki orada yokmuşum gibi yanımdan geçip odasına giriyor, kapısını kapatıyor ve bir daha çıkmıyor...6.His filmindeki ya da Ghostwhisperer dizisindeki gibi öldüm ve ruhum etrafta dolanıyor da benim mi bundan haberim yok acaba diye kendimi çimdikliyorum bir an. Canım yanıyor...

-Kilitte dönen anahtar sesiyle odamın kapısından kafamı uzatıyorum. Telaş içinde kendi odasının kapısını kilitlemeye çalışıyor. Günaydın, diyorum, hayırdır? Geç kaldım, diyor aynı telaşla. Peki kapını niye kilitliyorsun, diye soruyorum sabah şaşkınlığında. Bir an yüzüme kararsız bir ifadeyle bakakalıp, “Allah korusun hırsız falan girer, bilgisayarım var ya odada” diye cevap veriyor. Sokak kapısından rahatlıkla girebilen bir hırsızın ev içersinde giremeyeceği bir alan olabilir mi acaba ve eğer bu hırsız ben olsaydım kapıyı açmak için en etkili ve kısa yol olarak hangisini kullanabilirdim diye düşünürken buluyorum kendimi bir an. Aklım almıyor...

-Kilitte dönen anahtar sesiyle salon kapısından kafamı uzatıyorum. Elindeki poşetlerle hızla mutfağa giriyor ve aldıklarını alelacele buzdolabına yerleştirmeye başlıyor. Neden sonra, nasıl olduysa varlığımın farkına varıp (yaşasın ben bir hayalet değilmişim oh bee) buzdolabı başta olmak üzere mutfakta varolan bütün dolapların içersinde, kendince yaptığı “bu raf benim, bu raf da sana ait olsun, böylece yiyeceklerimiz karışmaz” içerikli söylemini dinliyorum hayretle. Mutfaktan çıkıp gittikten sonra bir onun dolmuş ve taşmış rafına, bir de kendimin 2-3 parçadan oluşmuş rafına bakarken buluyorum kendimi. Şeytan dürtüyor...

-Kilitte dönen anahtar sesiyle evin içinde herhangi bir kapıdan (elbetteki onun oda kapısı dışında, hala en uygun yolu bulmuş değilim) kafamı uzatıyorum. Selam veriyor (eyvah kesin birşey var bunun altında) ve birkaç gün önce mutfakta yıkadığım bulaşıklardan konu açıyor. Onun bıraktıklarını yıkamama gerek olmadığı (neyse ki bu sefer en azından yıkamış bulunduğum için teşekkür etti) herkesin kendi bulaşığını yıkaması gerektiği vb konularda birşeyler söylemeye başlıyor. Ve bunu kanıtlamak istercesine kendine ait yıkadığı tabak çanaklarla, lavabonun içinde yıkanmamış, tek başına, boynu bükük kalmış bana ait bir kupayı işaret ediyor. Bir kupaya bir ona bakıyorum. Yaşadığım saçmalıklar toplu halde gözümün önüne geliyor, zaman kavramını yitirdiğimi, kendimi kaybettiğimi sanıyorum. Midem bulanıyor...

-Kilitte dönen anahtar sesiyle bu sefer kafasını odasının kapısından uzatan o. Aslında yüzünde bana tam neden bu saatte bu kadar ses yaptığıma dair soru soracakken, elimdeki valizi görüp sorunun mecburiyetten nereye gittiğim şekline dönüşmesinin şaşkınlığı ve sıkıntısı var. Ben bu evde yaşayamıyorum, diyorum anlamasını umarak. Mahalle bakkalıyla uzun uzun sohbet edebiliyorum, hergün bindiğim otobüsün şoförüne başımdan geçen komik yolculuk maceralarını anlatabiliyorum, üst kat komşumuzun sırf ben gireyim diye aralık bıraktığı kapısından girebiliyorum, karşı apartmanda oturan ufaklıklarla elimdeki tek bir elmayı paylaşabiliyorum ama kendi evim olduğu söylenen bu evde yaşayamıyorum. Kalan eşyalarımı sonra alırım, diyorum ve çıkıyorum. Sanırım yaptığım en doğru hareketlerden biri oluyor bu. Üzerimden büyük bir yük kalkıyor...

**Yukarıda anlatıklarım öğrencilik dönemimde şahsım ve ev arkadaşımla aramda kelimesi kelimesine (ki bunlar buzdağının görünen kısmı diyebilirim) yaşanmıştır.

Mimlenme fırtınasına tutulduğum bugünlerde sevgili aynadaki ben “nefretlik durumlar”ve la dolce vita’da “ev yaşamında nefretlik şeyler” konularında topu bana atmışlar. İki konununda mimlenme geçmişine baktığımda aslında özünde aynı olup bazı arkadaşlarımızın genel olarak yazdığını bazı arkadaşlarımızın da “ev yaşamında nefretlik şeyler” şeklinde konuyu biraz daha özele indirgediğini gördüm. Bende özünde aynı olan ve iki ayrı arkadaşımdan gelen bu iki ayrı konuyu tek bir yazıda yazmayı seçtim. Daha özele indirgeyip odama izinsiz girilmesi, eşyalarımın yerlerinin değiştirilmesi, habersiz misafir davet edilmesi, banyo ve mutfağın temizliği gibi konulardan bahsetmek yerine aynı ev içersinde bizzat yaşanmış ama genel anlamda sadece ev içinde değil tüm yaşantım içersinde de yapılmasından nefret ettiğim şeylerden bazılarını anlatmak istedim.

Neyse sıra geldi benim topu atacaklarıma...Sevgili çalıkuşu, Lola Lola ve hayata bir ses...Hadi bakalım ben attım top size doğru geliyor. Ya tutun ya da bırakın gitsin.


Resim: img253.imageshack.us/img253/9341/14404441621f...320 x 500 - 31k

MEKTUP

10.09.2008
Bir zamanlar...
El bebek gül bebektim. Bazı günler külkedisi, bazı günler pamuk prensestim. Herkesten en güzeldim ben senin gözünde. Seninleydim.

Sense benim tek kahramanım. Prensimdin. Ne dersen oydu benim için. Yerle gök yer değiştirecekse bile öyleydi. Sen ne dediysen öyle bilirdim. Benimleydin.

Sonradan...
Büyümekle başladı herşey. Büyüdüm masalların rengi değişti önce. Sonra oyunlarımın şekli. Pamuk prenses yedi cücelerle kalmayı seçti. Cinderella kendi prensiyle evlendi. Masalların kullanım süresi doldu. Sen kahramanlıktan vazgeçtin.

Yaşımdan büyük oldu yüreğim çoğu zaman. Ve bir o kadar da kırılgan. Cevapsız sorularıma yenileri eklendi. Çocuk aklım ermese de pek çok gidişe, ses etmedi. Vedalar hep ağır gelmez mi yüreklere, bir tanesi yetmişti zaten. Peki sen kalkıp nereye gittin? Bilseydim gideceğini, inat eder, büyümezdim.

Şimdilerde...
Geçmişin dikişleri atıyor birer birer . Her kopan iple beraber yara biraz daha açılıyor. Biraz daha kanıyor.

Ne eski masallar kalmış artık. Ne de eskisi gibi masal dinleyen çocuklar. Kimse bana kendimi prenses gibi hissettirmedi şimdiye kadar. Masallara kanmayı özledim ben oysa. Yalan da olsa külkedisi olmayı. İçinde küçücük kaldığım oyunlar oynamayı. Ama büyüdükçe yalnızlıklarımız daha çok artıyormuş artık biliyorum.

Düşünüyorum da şimdi kimsenin git demediği ama kalmayı da istemediği bir vazgeçiş oldu bizimkisi. Et tırnağın çok battığını düşündü, tırnak etin kendini çok sıktığını. Hangi istasyonda ayrıldık birbirimizden, hangi arada edildi veda? Sallandı mı bir el arkamdan, bilemedim. Ama etle tırnak birbirinden ayrıldı. Bizim masalımızın sonu kötü bitti.

Geçen onca senenin ardından dışımda oldukça kalın bir kabuk biriktirdim. Ama içim hep aynı kaldı. Sen unuttun mu bilmiyorum. Ben unutmuş gibi yapıyorum sadece ve geçen her güne bir çentik daha atıyorum. Sensiz geçen bir seneyi daha atlattım mesela. En büyük yalanımı söylüyorum kendime. Seviniyorum.

Belki bir gün...
Gelirsin.
Prenses değil, külkedisi hiç değil ama babasının kızı olurum bende.
Babası olan bir kız. Ne dersin...

Son...
Bu geç kalmış bir babalar günü yazısı değildir.
Bir babaya dair geç kalmış her günün yazısıdır.

Resim: loadtr.com